YÜZME TARİHÇESİ

YÜZME

Yüzme sporunun, vücut güzelliğine, yurt savunmasına, sportif temaslara ve kazalardan kurtulmadaki önemli faktörlerine bakarak çok eski çağlara kadar gittiğini görürüz. Eski çağlarda insanlar kendilerini vahşi hayvanlardan, su kazalarından koruma ve gıda temini için yüzmeden faydalanmışlar, ilkel bir şekilde yüzmüşlerdir. Hatta bir nehri geçmek için köprü kurma yerine yüzme yoluna gittikleri anlaşılmaktadır. Bazı bilim adamları yüzmenin tarihinin, “İnsanların doğuşu ile başladığını” söylerler. Çünkü insanlığın bir ihtiyacı ve yaradılışı yönünden düşünürlürse bu tezin doğruluğu kabul edilebilir.
ilk yüzme milli takımı, ilk yüzme yarışları, şampiyon yüzücüler, tarihte yüzme, yüzme sporu, yüzme tarihçesi, yüzmede şampiyonlar, 
         Yüzme sporunun, vücut güzelliğine, yurt savunmasına, sportif temaslara ve kazalardan kurtulmadaki önemli faktörlerine bakarak çok eski çağlara kadar gittiğini görürüz. Eski çağlarda insanlar kendilerini vahşi hayvanlardan, su kazalarından koruma ve gıda temini için yüzmeden faydalanmışlar, ilkel bir şekilde yüzmüşlerdir. Hatta bir nehri geçmek için köprü kurma yerine yüzme yoluna gittikleri anlaşılmaktadır. Bazı bilim adamları yüzmenin tarihinin, “İnsanların doğuşu ile başladığını” söylerler. Çünkü insanlığın bir ihtiyacı ve yaradılışı yönünden düşünürlürse bu tezin doğruluğu kabul edilebilir.

DÜNYADA İLK YÜZME HAREKETLERİ :

         Yapılan arkeolojik araştırmalar, yüzme ile ilgili ilk bilgileri milattan önce dokuz bin yıllarına kadar götürmektedir. En eski kalıntılar, Libya çölünde Son vadisindeki mağara duvarlarından kazılarak elde edilmiştir. Resimler incelenirse bugünkü kurbağalama stilinin aynısının yüzüldüğü gözden kaçmaz. Eski devirlere ait çok sayıda yüzme resimleri, yazılar ve hikayelere rastlarız. Pers, Atina ve Sparta uygarlıklarından kalma kabartma resimlerden küçük yaştaki çocuklara yüzme öğretilme yoluna gidildiği yapılan araştırma ve kazılar sonunda öğrenilmiştir.

         Yüzme sporunun, vücut güzelliğine, yurt savunmasına, sportif temaslara ve kazalardan kurtulmadaki önemli faktörlerine bakarak çok eski çağlara kadar gittiğini görürüz. Eski çağlarda insanlar kendilerini vahşi hayvanlardan, su kazalarından koruma ve gıda temini için yüzmeden faydalanmışlar, ilkel bir şekilde yüzmüşlerdir. Hatta bir nehri geçmek için köprü kurma yerine yüzme yoluna gittikleri anlaşılmaktadır. Bazı bilim adamları yüzmenin tarihinin, “İnsanların doğuşu ile başladığını” söylerler. Çünkü insanlığın bir ihtiyacı ve yaradılışı yönünden düşünürlürse bu tezin doğruluğu kabul edilebilir.

DÜNYADA İLK YÜZME HAREKETLERİ :

         Yapılan arkeolojik araştırmalar, yüzme ile ilgili ilk bilgileri milattan önce dokuz bin yıllarına kadar götürmektedir. En eski kalıntılar, Libya çölünde Son vadisindeki mağara duvarlarından kazılarak elde edilmiştir. Resimler incelenirse bugünkü kurbağalama stilinin aynısının yüzüldüğü gözden kaçmaz. Eski devirlere ait çok sayıda yüzme resimleri, yazılar ve hikayelere rastlarız. Pers, Atina ve Sparta uygarlıklarından kalma kabartma resimlerden küçük yaştaki çocuklara yüzme öğretilme yoluna gidildiği yapılan araştırma ve kazılar sonunda öğrenilmiştir.

YÜZMENİN ASKERİ ALANDAKİ YERİ:

         Eski çağlarda yüzme öğrenmenin askeri alanda çok önemli bir yeri vardır. Yunanlılar küçük yaştaki çocuklara yüzme öğretilmesini aile reislerine zorunlu kılmışlardır. Büyüyen çocuklar hem sağlıklı oluyorlar hem de askere alınınca orduya büyük fayda sağlıyorlardı.

         Yine Yunan tarihinden anladığımıza göre halk arasında yüzme bilmeyen bir kişinin zavallılığını belirtmek için kullanılan deyimler içinde en göze batanı “O hem okumayı, hem yüzmeyi bilmez” sözleridir.

         Romalılar da yüzme sporuna oldukça önem vermişlerdir. Daha çok su altından düşman gemilerini batırmak gibi harp ustalıklarını iyi bilirlerdi. Eski devirlerde yüzme bilmenin insan yaşantısı üzerinde önemli bir yeri vardı. O zamanlarda teknolojinin çok geri olduğunu göz önüne alırsak, göl veya nehirleri yüzerek geçmenin en kolay iş olduğu ortadadır.

Osmanlılar da sınırlarının denize ulaşması ile büyük bir su kültürüne sahip olmuşlardır. Türk donanmalarının Akdeniz’i Türk gölü haline getirdiği ve Türk bayrağının Hint denizinde dahi dalgalandığı bu dönemde, Türkler denizi her yönü ile tanımışlar ve en iyi biçimde yararlanmışlardır.

Osmanlıların deniz sporları ile ilgili kaynakların bulunduğu bölgeler, İstanbul’daki Veliefendi çayırının bulunduğu sahil, Yalı Köşkü, Beylerbeyi, Kuleli, Göksu, Fenerbahçe Burnu ve Kalamış Koyu, deniz sporları denilebilecek hareketlerin yapıldığı yerlerdir.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden Kağıthane şenliklerinde yüzme yarışlarının yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Osmanlı Donanması’ndaki leventlerin de çok iyi yüzme bildikleri eldeki kaynaklardan tespit edilmiştir. Fakat bunların ne çeşit bir yüzme stili olduğuna dair bir bilgi bulunamamıştır.

MODERN YÜZMEYE GEÇİŞ :

         Modern anlamdaki ilk yüzme hareketleri 1837’de Londra’da açılan havuzlarda başlamıştır. 1844 yılında Kuzey Amerika’dan İngiltere’ye getirilen bir grup Kızılderili, Londra’daki bütün yarışlarda rakiplerini geride bırakmışlardır. Fakat bu Kızılderililerin yüzme stilleri gayet basit ve garipti. 1860 yılında Güney Amerika’ya giden Arthur Trudgeon adındaki bir İngiliz, orada öğrendiği kulaç atmayı ülkesine dönüşte Avrupalı yüzücülere öğretmiştir. O zamana kadar Avrupa’daki yüzücüler suyun altında kolları ile makas yaparak yüzmekteydiler.

          Bu stiller;

1.    La coupe,

2.    La marinier,

3.    Over arm side stroke,

4.    Trudgeon,

5.    Sırtüstü kurbağalamadır.

1.  La Coupe: Çok eski, kurbağalamadan önce olduğu sanılan bir yüzme tarzıdır. Çünkü eski çağ yüzücüleri hep bu tarz temsil edilmişlerdir. Bugün kullanılmayan La Coupe’ta kollar kulaç yüzmedekine benzer düşey bir hareket yaparken, bacaklar kurbağalamada olduğu gibi açık çalışırdı.

2.  La Marinier: Kurbağalamanın yan yüzülen şekli olarak da tarif edilebilir. Ayak çalışması aynıdır. Yalnız üst kol vücut boyunca çekilerek kullanılırdı. Alt kol suyu yarmak için ileri uzatılırdı. Bu tarz da artık kullanılmayan bir yüzme şeklidir.

3.  Over Arm Side Stroke: Yüzücü yan yatar ve bacaklar koşacak gibi açılmıştır. Bacağın üst kısmı gergin bir şekilde öne bakarken alt kısmı diz kıvrılarak geri uzatılmıştır. Alt kol beden boyunca, üst kol kalça boyunca uzanır. İlk zamanlarda, bacaklar hızla birbirine yaklaştırılarak makas yapılırdı. Sonra yüzücü alt kolu düşey olarak suya daldırıp, üst kolu ile havada daireler çizerek ilerler, daireyi tamamlayan üst kol da suya dalar, ama Marinier’de olduğu gibi suyu beden boyunca çeker, bu sırada alt kol suyu yarmak için ileri uzatılır ve ilk şeklini alırdı. Bu esnada nefes alınır ve bacaklarla makas yapılırdı.

4.  Trudgeon: Over Arm’ın geliştirilmiş şeklidir. Yüzücü harekete Over Arm ile aynı şekilde, bacaklarıyla makas yaparak başlar, sonra alt kolu çalıştırırdı. Bu sırada öbür kol suya dalacak duruma gelir, ama hemen yüzücü bu kolunu da derinliğine çalıştırabilecek ve öbür kolunu da sudan çıkararak başlangıçtaki durumuna getirebilecek şekilde yüzüstü dönerdi. Bu son zamanda makas yapmaya hazırlanan bacaklar hareketin sonunda açık durumda olmalıydı. Trudgeon’un başlıca güçlüğü de buydu. Nefes, üst kol sudan çıkarken alınırdı.

5.  Sırtüstü Kurbağalama: Kurbağalamadan çok az farklılıklar gösterir. Yüzücü, bacaklarını çekip nefes alırken, kollarını dikey olarak başının üzerine kaldırır, sonra bacaklarını  kurbağalamada olduğu gibi açık olarak uzatırken, iki kolunu da suya daldırır, ardından kollar bedenin iki yanında yatay olarak kürek gibi çalıştırılarak beden boyunca uzatılır ve ayaklar birleştirilirdi. Bu tarz, daha sonra yerini sırtüstü kulaca bırakmıştır.      

Bugün bütün dünyada kadın ve erkek yüzücülerin tatbik ettikleri “Krawl” stil Avustralya’dan dünyaya yayılmıştır. Serbest stil sürünen tarzda bir yüzme şeklidir. İlkel yüzmenin binlerce yıl sonra gelişmesi ile doğmuştur. Bugün yeni değişiklikler yapılarak son şeklini almış ve en hızlı yüzme stili olmuştur. Serbest yüzmeye gelinceye kadar kurbağalama (köpekleme) tabir edilen stile, oradan yan yüzmeye ve nihayet kulaçlama yüzmeye doğru gelişmeler olmuştur. Sonunda “Krawl” stil bulunmuş ve halk arasında en tutulan yüzme biçimi olmuştur.

         Bu stil, 20. yüzyılın hemen başlarında duyulmuş ve hızla yayılmıştır. Serbest stil yüzmeyi ilk olarak Avustralya’lı “Dick Cavill” geliştirmiş ve dünyaya tanıtmaya çalışmıştır. “Cavill’’ kendi adını verdiği Cavill Krawl’ını göstermeye başlamıştır. Onun yüzme biçimi genel olarak bir kol hamlesine karşılık aksi ayağın vurulmasıyla yapılıyordu. Ayrıca kolların bugünkünden daha kısa atılmasını söylemiştir. Krawl stil, Amerikalılar tarafından geliştirilerek düzeltilmiş ve bugünkü haliyle uygulanmaya başlanmıştır.

Ülkemizde Cumhuriyet’ten hemen sonra ilk yetişen büyük yüzücülerimiz arasında Nejat Abut, Hikmet Melih, Suat Erler’i sivrilmiş yüzücülerimiz arasında görürüz. 1923-1929 yılları arasında kulaçlama stilin en ünlü tatbikçileri arasında Beylerbeyi Salim ve Cemal beyler, Naili Moran, Suat Erler, Şeref ve Lütfü beyler ünlü sporcularımızdır.

1929-1930 yıllarında Over Arms stili Türkiye’de uygulanmaya başlamış ve sporcularımıza tamamen hakim olmuştur. Bu türün en iyi uygulayıcıları arasında Talat Yüzmen, Şeref Bey, Samatya’lı Necati Erk, Sarı Cemil ile Methi Ağaoğlu’nu örnek olarak gösterebiliriz.

1930-1932 yılları arasında duyulmaya başlanan ‘’Krawl’’ stil, bir anda yaygın bir biçimde uygulanmaya başlamıştır. Fakat biçim olarak bakıldığında Krawl olan bu yüzüş stili, kol ve bacak hareketlerini tatbik ederken fiziki dengelendirmenin eksik olması nedeniyle suda iyi kayamama ve dolayısıyla yavaş tempoda yüzmeye yol açmaktaydı.

         1931’de Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın Denizcilik Heyeti Yüzme Komisyonu Başkanı Ekrem Rüştü Akömer’in himayesinde 17 Temmuz 1931 yılında Türkiye’nin ilk yüzme havuzu açıldı. Büyükdere’de faaliyete geçen havuz 50 m. boyunda nizami ölçülerdeydi. Havuza ‘’Şirketi Hayriye Havuzu’’ adı verilmiştir. Bu havuzun açılmasıyla ‘’kulaç yüzme’’, yerini ‘’Krawl yüzme’’ stiline bırakmıştır.

TÜRKİYE’DE MODERN YÜZMENİN YERLEŞMESİ :

1932-1933 yıllarında Türkiye’de yüzme sporuna önem verilmiştir. İlk iş olarak Almanlar’ın meşhur antrenörleri Teketof, İstanbul’da modern yüzmeyi öğretip yerleştirmekle görevlendirilmiştir.

Bu modern ve sistemli çalışmalar sonucunda Orhan Saka, Halil Dalhan, Methi Ağaoğlu birçok rekorlar kırmışlardır. Örneğin, Halil Dalhan 200 m. serbesti 2:48, Orhan Saka 100 m. serbesti 1:10.2 ve 100 m. sırtüstünü 1:32 ile yenileyerek eski rekorlara oranla açık farklı rekorlar kırmışlardır. Türk rekorlarının peş peşe kırılmasının en büyük nedeni, yüzmenin kulüplerimize kadar girmiş olmasıdır. Galatasaray’ın yanında, Fenerbahçe, Beykoz ve Beylerbeyi kulüpleri büyük çaba harcayan kulüplerimizdi. Ayrıca Vefa, Hilal, Ortaköy, Güneş ve Karamürsel takımları da varlık gösterebilen sporcular yetiştirmiştir.

İlk Milli Temaslar :

1934 yılında Rusya ile ilk defa milli müsabaka yapılmış ve yüzücülerimiz Rusya’da yarışmışlardır. İlk milli olma şerefinin sahipleri arasında iki bayan yüzücümüz de vardır. Rusya’ya giden ilk Milli Takım elemanlarımız şunlardır:

Naili Moran (GS), Suat Erler (GS), Orhan Saka (GS), Methi Ağaoğlu (GS), Alpaslan (İzmir KSK), Adnan Bey (Beykoz), İhsan Keskin (Karamürsel), Safvan Serim (Beykoz), Leyla Asım Turgut (FB), Cavidan Erbelger (İYİK).

Kiev’de yapılan yarışlarda, 200 m. serbestte Halil Dalhan, 200 m. kurbağalamada Alpaslan Türkiye’nin ilk milli müsabakasında bütün rakiplerini geride bırakarak şampiyon olmuşlardır. Bu arada Safvan, Orhan ve Halil’den kurulu bayrak ekibimizin Rus takımını geçtiklerini hatırlatmak gerekir.

1934 – 1936 yıllarında Safvan Serim, Orhan Saka, Halil Dalhan, Beykoz’lu Agah ile Rauf Ardahan yeni rekorlar kırdılar.

1937 – 1939 yılları arasında İstanbul dışında İzmir’li, Karamürsel’li ve İzmit’li sporcular yetişmiştir. Artık yüzme sporu Türkiye’de tamamen yerleşmiş, hatta Avrupa ile yarışacak düzeye ulaşmıştır. Bu yıllar içinde Beykoz’lu Metin, Kocaeli’nden İsmail ve yüzme sporuna büyük emekleri geçen Mahmut Dalhan rekorlar kırarak göze çarptılar. Yüzücülerimiz 1937 başlarında Macar antrenör Alexandr Ferensfi yönetiminde çalıştılar. Aynı yıl Macarlarla ülkemizde ilk milli temas yapılmıştır.

1940 – 1945 yılları arasında 200 m. ve 150 m. serbest yüzmede Türkiye rekorlarını kıran İbrahim Sulu en başarılı sporcumuzdur. Ayrıca Adana bölgesinde Mecit ve Muharrem Gülergin kardeşler, Mehmet ve Refik Ekerbiçer kardeşler ile Selahattin Türkmen ve Yusuf Öcal gibi değerler ortaya çıktı. 1940’dan sonra ilk devrin yüzücülerinden Orhan Saka, hakemlik kursları açmış, yüzme deyimlerini Türkçeleştirerek büyük faydalar sağlamıştır. Yine rekortmenlerimizden olan Halil Dalhan, antrenörlüğünde başarılı sporcular yetiştirmiştir.

1943 yılında İstanbul’da Lido havuzu yapılarak Suat Erler ve Abbas Sakarya ile birlikte 20 kadar Galatasaray’lı yüzücü buraya geçtiler ve bir süre sonra “Lido Yüzme İhtisas Kulübü” kuruldu.

1945 – 1950 devresinde 2. Dünya Savaşı’nın etkisiyle bir duraklama dönemi geçirildi. Savaştan sonra Aydın Ülker, Yaşar Dalbaşar, Yüksel Alpböke, Hatice Bağana – Gürel Tüzünel ve Suna San gibi rekortmen yüzücüler yanında Nejat Nakkaş, Musa Gerday, Tefvik ve Haşim Tankul kardeşler, Lazo Tavukçuoğlu, Kamil, Erden Sanvar, İlhan Özalp, Can Yurdunuseven gibi yüzücülerimizin büyük emeklerinin geçtiğini unutmamak gerekir.

         Aynı devirlerde Karamürsel’den yetişen yüzücülerin, bu spora hizmetleri olmuştur. Karamürsel takımından ilk akla gelenler İsmail Hamamcı, Süheyl Kurttepe, Eşfak Baytın ve sonraları Galatasaray’a geçen Vedat Atalık’tır.

2.Dünya Savaşı’nda deniz üzerindeki çarpışmalar, çıkartmalar, hava indirmeleri sırasında birçok ölüm olayları meydana geldi. Savaştan ders alan insanlar, yüzmenin önemini kavrayarak bu spora karşı sempati duymaya başladılar. Bunun sonucunda çok iyi derecelerle rekorlar kırılmaya başlandı.

         1950 – 1955 döneminde dereceleri ile Avrupa klasmanına girebilen bir büyük yüzücü ortaya çıktı. Adı Engin Ünal’dı. Tam 20 yıl Galatasaray formasıyla yüzerek rekorlar kırdı. Yılmaz Özüak, bir başka sayısız rekor sahibi rekortmen yıldızımız oldu.

         Aynı devrelerde Adana bölgesinden iki rekortmen, Şükrü Ağacalıoğlu ve Ahmet Güçlüoğlu sırtüstü stilinde rekorlar kırmışlar, yurt dışında ülkemizi temsil etmişlerdi. Pisinlerin dört ünlü adı Haldun İşmen, Nejat Nakkaş, Lazo Tavukçuoğlu ve İbrahim Sulu 200 metre karışık serbest bayrak yarışlarında Türkiye rekorunu kırdılar.

 Aynı yıllarda Ayşegül Çilli, Gülderen Grin gibi rekortmen bayan yüzücüler yetiştiler. Olcay Aybars, Engin Kepenek de öteki başarılı sporcular arasındaydılar. Üstün bir kabiliyet olarak bildiğimiz Engin Ünal, yine rekorlar dizisine devam etti. Yüzme Sporu 1960’dan sonra bütün yurda yayıldı. Bayan sporcularımızdan Sevgi Duru, Gülsen Koşkun, Canan Ateş, Seza Artunkal, önde gidenlerdendi.

         1955 – 1965 yılları arasında Gülergin kardeşlerin desteğiyle Muharrem Gülergin ve Mecit Gülergin, Adana bölgemiz yüzme sporunda yurt içi ve yurt dışı temaslarında 20 seneye yakın su topu ve yüzmede ülkemizde başarılı sporcular yetiştirmiştir. Bu rekortmen yüzücüler Ünsal Fikirci, Mustafa Acet ve Erdal Acet kardeşler, Fahri Gez, Behçet Kurtiç ve Ayhan Karataş’tır. Erdal Acet maratonda Manş dünya rekortmeni, Ayhan Karataş 100 metreyi Türkiye’de ilk defa bir dakikanın altında yüzen yüzücü, Mustafa Acet ise Mahmut Dalhan’a ait olan 20 senelik 100 m. Türkiye rekorunu egale eden yüzücüdür. Daha sonra 1965-1970 yılları arasında Adana bölgemiz yine rekortmen yüzücüler yetiştirmeye başlamıştır. Bunlardan Faruk Morkal ve Ahmet Bozdoğan birçok uluslararası müsabakalarda Türkiye rekorları kırmışlar ve birinci olmuşlardır. Adana bölgemizin rekortmen yüzücüleri Faruk Morkal, Ahmet Bozdoğan, Ayhan Karataş, Yılmaz Boztay, Mehmet Dilmaç, Ahmet Gökbüket, Tuncay Şenyüz, Cevdet Canbolat, Çetin Canbolat’dır.

Son devrin en ünlü rekortmenlerinin başında Faruk Morkal, Ahmet Bozdoğan, Feridun Aybars ve Ümit Oğuzoğlu dörtlüsü gelir. Bayan yüzücülerden Roksan Okan, Nilgün Sökmen, Ayşegül Onar, Sema Atakol, Nilüfer Korkut, Çiğdem Suluçikoğlu, Lale Kohen, Nilgün Börekçi, Sevda Ün, Gülsen Koşkun en önde gelen adlardır. Ünsal Fikirci, Ayhan Karataş ve Behçet Kurtiç gibi eski yüzücülerimiz rekorlar kırmaya devam ettiler.

 1970-1975 dönemi ve halen spor yapanlar gurubunu, güncelliği nedeniyle magazine kaçmamak için daha sonraki yazılarımıza bırakıyoruz. Sporumuzun kısa analizini yaparak konuyu bitirelim.

         Yüzme sporunun eğitim yoluyla küçük yaşta yapılması sağlanmıştır. Kurulan gençler (juniors) ve minikler kendi kategorilerine göre rekorlar kırmaya başlamışlardır. Gerek kulüpler gerekse yüzme federasyonu küçük yaşta spora başlayan çocukları, olanakları ölçüsünde teşvik etmektedirler. Kulüplerde yüzme okulları açılmış, kış çalışmaları için havuz suları ısıtılmış, hatta birçok kışlık havuz yapılmıştır.

Milli karşılaşmalar çoğaltılarak gelecek için tecrübe kazanan sporcularımız, önümüzdeki yıllarda uluslararası alanda layık oldukları yeri alacaklardır.


YÜZME TARİHİ BOYUNCA TÜRKİYE ve DÜNYA TARİHİNDE 
İZ BIRAKAN SPORCULAR :

ACET Erdal

(Adana 1944- ) Yüzmeye 14 yaşında Adana’da başladı. 1962-1973 yılları arasında milli formayı sürekli olarak giydi. İstanbul Uluslararası Yüzme Maratonu’nda en fazla birincilik alan yüzücümüz oldu (4 kez). Manş Denizi’ni yüzerek geçti.

ATEŞ Canan

(İstanbul 1954- ) Uzun mesafede ülkemizin ilk bayan yüzücüsüdür. İstanbul ve Varna maratonlarına katıldı, uluslararası alanda başarı kazandı. Varna’da 25 kilometrelik yarışta ikinci oldu. 100 metre sırtüstü ve 400 metre karışıkta Türkiye rekorları kırdı.

ATTAROĞLU Gökhan

(İstanbul 1965- ) Galatasaray’da yüzdü. Balkan şampiyonalarında 2 üçüncülük, 1 birincilik kazandı. Lüksemburg uluslararası yaş grupları müsabakalarında 5 yılda 14 madalya kazandı. 2 kez Balkan gençler ikincisi 1 kez de üçüncüsü oldu. Milli formayı 45 kez giydi. Sutopu milli takımında yer aldı.

AYDIN Ersin

(Adana 1940- ) Yüzmeye Adana’da başladı. Uzun mesafede ilk başarısını Çanakkale Maratonu’nda sağladı. 1974’te Arjantinli Antonio’ya ait dünya suda kalma rekorunu 43 saat 20 dakika ile yeniledi. Anamur’dan Kıbrıs’a yüzerek çıktı, Manş Denizi’ni geçti.

BABASHOFF Shirley

(1957- ) Amerikalı bayan yüzücü, 200 ve 400 metrelerde dünya rekorları kırdı. 1972 Münih Olimpiyatları’nda 4×100 metre serbest bayrakta altın, 100 ve 200 metre serbestte gümüş madalya kazandı. 1976 Montreal Olimpiyatları’nda 4×100 metre bayrakta altın, 100, 200 ve 800 metre serbestte gümüş madalyaların sahibi oldu. 1973 Dünya Şampiyonası’nda 4 gümüş, 1975 Dünya Şampiyonası’nda 2 altın, 3 gümüş madalya kazandı.

BIONDI Mail

(1965- ) 1988 Seul Olimpiyatları’nın yüzmede en çok madalya toplayan sporcusudur. 50 metre serbest, 100 metre serbest, 4×100 metre serbest bayrak, 4×100 metre karışık bayrak, 4×200 metre serbest bayrakta altın, 100 metre kelebekte gümüş ve 200 metre serbestte bronz madalya kazandı. 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda 4×100 metre serbestte altın madalya kazanan Amerikan bayrak takımında yüzdü. 1986 Dünya Şampiyonası’nda 1 altın, 1 gümüş madalya kazandı.

BOZDOĞAN Ahmet

(Adana 1953- ) 75’e yakın Türkiye rekoruna sahip olan Bozdoğan, Akdeniz Oyunları, Dünya Şampiyonası ve Balkan Şampiyonalarında 12 yıl süreyle ülkemizi başarıyla temsil etti. İki ay gibi kısa bir sürede 36 Türkiye rekoru kırmasıyla Türk spor tarihine geçti. Birçok uluslararası müsabakada birincilik elde etti. Daha sonra Galatasaray’a transfer oldu. Galatasaray’da yüzme hayatına devam edip sporu orada bıraktı.

BÜYÜKUNCU Derya

İstanbul 1976- Galatasaray’da yüzdü. Yaş gruplarında Balkan şampiyonu oldu (100 metre serbest). Aynı şampiyonada 200 metre karışıkta da birincilik kürsüsüne çıktı. Türkiye rekorları kırdı ve son dönemin başarılı yüzücüleri arasına girdi.

BÜYÜKUNCU Berna

(İstanbul 1975- ) Yüzmeye Galatasaray’da başladı. Derya Büyükuncu’nun kardeşidir. Balkan Yaş Grupları Şampiyonası’nda 100 metre kelebek ve 100 metre serbestte ikinci, 100 metre sırtüstünde üçüncü oldu (1986). Türkiye rekorlarını kırdı.

DALMAN Mahmut

(İstanbul 1917- ) Ağabeyi şampiyon Halil Dalhan tarafından yetiştirildi. 1935-1947 döneminin en iyi serbest ve sırtüstü yüzücülerinden biri oldu.

ENDER Kornelia

(1958- ) 1976 Montreal Olimpiyatları’nda 4 altın, 1 gümüş madalya kazanan Doğu Almanyalı bayan yüzücü, 1972 Münih Olimpiyatları’nda gümüş madalyaların sahibi oldu. 100 ve 200 metre serbestte dünya rekorları kırdı. Doğu Almanyalı yüzücü Roland Matthes ile evlendi.

ERLER Suat

(İstanbul 1914- ) Spora jimnastikle başladı. 1928’de Galatasaray formasını giydi. Almanya’da yüksek öğrenimi sırasında Berlin Yüzme Kulübü’nde spor yaptı. 1945’te İstanbul Yüzme ihtisas Kulübü’nün kurucuları arasında bulundu. Milli Olimpiyat Komitesi’nde yöneticilik, Yüzme Federasyonu’nda başkanlık yaptı. CIO üyesi oldu.

ERYAR Sıtkı

(Samsun 1908- ) İlk şampiyonluğunu 1926’da Donanma Kupası’nda kazandı. Fenerbahçe ve Beykoz formalarını giydi. Muhafız Gücü’nde futbol oynadı (1929). Güreşte Ankara şampiyonu oldu. Yüzme İhtisas Kulübü’nde kaptanlık yaptı. Milli futbol hakemi oldu.

EVGİN Güneş

(İstanbul 1964- ) İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nde yüzdü. 1976’da Genç Milli Takımı’na seçildi. Daha sonra Milli Takım’ın değişmez elemanları arasına girdi. 78 kez uluslararası havuzlarda yüzdü. 200 metre serbestte 2:14.64 ile Türkiye rekorunun sahibi oldu.

FİKİRCİ Ünsal

(Adana 1942- ) Yüzmeye küçük yaşta Adana’da başladı. Muharrem Gülergin tarafından yetiştirildi. 800 ve 1500 metrelerde milli mayoyu 15 yıl taşıdı, sayısız rekor kırdı. Yüzmeye daha sonra antrenör olarak hizmet etti.

FRASER Dawn

(1937- ) 1956 Olimpiyatları’nda 100 metre serbest ve 4×100 metre serbest bayrakta altın, 400 metre serbestte gümüş madalya alan Avustralyalı yüzücü, 1960 Roma Olimpiyatları’nda 100 metre serbestte altın, 4×100 metre serbest ve 4×100 metre karışıkta gümüş madalyanın sahibi oldu. 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda 100 metre serbestte birinci, 4×100 metre serbest bayrakta ikinci oldu. 1962 yılında 100 metreyi 59 saniyede yüzerek 1 dakikanın altında inen ilk yüzücü unvanını kazandı.

GOULD Shane

(1956- ) 1972 Münih Olimpiyatları’nda 3 altın, 1 gümüş, 1 bronz madalya kazanan Avustralyalı bayan yüzücü. Altın madalyaları 200 metre serbest, 400 metre serbest ve 200 metre karışıkta kazandı. 800 metre serbestte ikinci, 100 metre serbestte üçüncü oldu. 100, 200, 400, 800 ve 1500 metre serbestte branşlarının tamamında dünya rekorları kırdı.

GROSS Michael

(1964- ) “Albatros” lakaplı Alınan yüzücü. 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda 200 metre serbest ile 100 metre kelebekte altın madalya kazandı. 1988 Seul Olimpiyatları’nda da 200 metre kelebekte altın, 4×200 metre bayrakta bronz madalyanın sahibi oldu. 4 kez dünya, 5 kez Avrupa şampiyonu oldu. 200, 400 metre serbest ve 200 metre kelebekte dünya rekorları kırdı.

GÜLERGİN Muharrem

(Adana 1924- ) Futbol ve yüzmenin Adana’daki sembol ismi. ilk rekorunu 1944 yılında 100 metre serbestte kırdı (1:20.0). Milli Takım formasını ilk kez 1946’da giydi. 25 yıl boyunca Adana Sutopu takımının değişmez oyuncusu oldu. Futbol antrenörlüğü yaptı.

HASSAN Selma

(İstanbul 1941- ) Galatasaray’lı kürekçi Nevin Hassan’ın kızı. Yüzmeye Moda Spor’da başladı. 1957’de üst üste 7 Türkiye rekoru birden kırdı. Milli formayı 1960’da giydi, Avrupa Şampiyonası’na katıldı. Toplam 10 rekorun sahibi oldu.

HAZNEDAROĞLU Semih

(İstanbul 1940- ) Yüzmeye 16 yaşında başladı. Spor yaşamını Galatasaray’da sürdürdü. 16 yaşında Sutopu Milli Takımı’na seçildi. Milli mayoyu uluslararası alanda 15 kez giydi.

KOHEN Lale

(İstanbul 1950- ) Adalar Su Sporları Kulübü’nde yüzdü. İlk rekorunu 1968’de kırdı. 1969’da Milli Takım’a girdi. 100 ve 200 metre kurbağalamada toplam 9 Türkiye rekoru kırdı.

KURTİÇ Behçet    

(Derince 1942- ) Adana Akın Spor ve Demir Spor’da yüzdü. Milli mayoyu 87 kez giydi. 100 ve 200 metre sırtüstünde hiç geçilmeden 14 yıl Türkiye birincisi olarak erişilmesi güç bir rekor kırdı. Spor yaşamını Enka’da sürdürdü, yöneticilik yaptı. Sutopu Milli Takımı’nda 35 kez yer aldı (1926-73). Yüzmenin en başarılı isimlerinden biri olarak kabul edildi.

MEYER Debbie

(1952- ) 1968 Olimpiyatları’nda 200, 400 ve 800 metre serbest yarışlarında üç altın madalya kazanan Amerikalı bayan yüzücü. 1967-68 yıllarında serbest stilde bütün mesafelerde yarıştı ve toplam 16 dünya rekorunun sahibi oldu.

MORKAL Faruk

(Adana 1951- ) Yüzmeye küçük yaşta Adana’da başladı. Ağabeyi Selahattin Morkal tarafından yetiştirildi. 1966’da kırdığı 200 metre kelebekte rekorunu defalarca yeniledi.

MORKAL Selahattin

(Adana 1940- ) Yüzmeye 16 yaşında başladı. Yüzme ve sutopunda başarılı oldu. Milli mayoyu 19 kez giydi.

NABER  John

(1956- ) 1976 Montreal Olimpiyatları’nın başarılı isimlerindendir. 100 ve 200 metre sırtüstünde birinci oldu. 4×100 ve 4×200 metre karışıkta da altın madalya kazanan Amerikalı bayrak takımlarında yer aldı. Bütün birinciliklerini dünya rekoru kırarak kazandı. 200 metre serbestte de gümüş madalyanın sahibi oldu.

NAKKAŞ  Ahmet

(İstanbul 1962-) İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nde yüzdü. Uluslararası alanda Türkiye’yi temsil etti ve 56 kez milli oldu. 1500 metrenin rekortmenleri arasına girdi.

OKAN  Roksan

(İstanbul 1954- ) Yüzmeye  İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nde başladı. Golya Çalnof tarafından yetiştirildi. Tüm stillerde başarı sağlaması ile tanındı. Katıldığı yarışların yaklaşık yüzde 70’ini rekorla bitirdi.

ÖZBEK Neval

(İzmir 1961- ) Yüzmeye 1972’de başladı. İlk Türkiye rekorlarını 1500 metre serbest gençlerde kırdı. 800 metre, 400 metre karışık ve 200 metre sırtüstünde başarısını sürdürdü. Uluslararası Avusturya Linz Yarışmaları’nda 2 altın, 3 gümüş madalya kazandı (1975). Toplam 67 Türkiye rekoru kırdı.

ÖZFER, Hüseyin

(İstanbul 1959- ) İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü ve sutopunun sembol oyuncusu. Avrupa Şampiyon Kulüpler Turnuvası’nda takımının elemeleri geçip finallere girmesinde pay sahibi oldu. Sutopu Milli Takımı’nda 79 kez yer aldı.

ÖZÜAK Murat

(İstanbul 1962- ) Yılmaz Özüak’ın oğlu. Yüzmeye Galatasaray’da başladı. Milli mayoyu ilk kez 1977’de giydi. Aynı yıl İstanbul’da yapılan Balkan Şampiyonası’nda altın ve gümüş madalya kazandı. Türkiye rekorları kırdı. Yüzme yaşamını Amerika’da sürdürdü.

ÖZÜN Sabri

(İzmir 1963- ) Yüzmeye 10 yaşında başladı. 12-13 yaş grubunda 200, 400 ve 1500 metre serbestte Türkiye rekorları kırdı. Kelebek ve karışıkta da rekorlara sahip oldu. Yıldızlar Yüzme Şampiyonası’nda altın madalya kazandı. Uluslararası Almanya ve Lüksemburg Yarışmaları’nda kürsüye çıktı. Akdeniz Oyunları’nda 3., Balkan Şampiyonası’nda 2. ve 1. oldu. Balkan rekoru kırdı.

ÖZÜN Sadri

(İzmir 1964- ) Sabri Özün’ün kardeşi. 200 metre karışıkta Türkiye rekoru kırdı (1974). 100 ve 200 metre Türkiye rekorlarını 12-13 yaş grubunda yeniledi. Uluslararası Lüksemburg ve Almanya Yarışmaları’nda altın madalya kazandı. Akdeniz Oyunları’nda bronz, Balkan Şampiyonası’nda bayrak yarışında altın madalya elde etti. 110 kez milli oldu.

PAYİHA Nur

(İstanbul 1958- ) Yüzmeye Adalar Su Sporları’nda başladı. Gençler kategorisinde 17 rekor kırdı (1971). Türkiye rekorlarına 100, 200, 800 ve 1500 metrelerde sahip oldu. Türkiye’yi uluslararası alanda temsil etti.

RİCHTER Utrike

(1959- ) Doğu Almanyalı bayan rekortmen. 1976 Montreal Olimpiyatları’nda 100 metre sırtüstü, 200 metre sırtüstü ve 4×100 metre karışık bayrakta altın madalya kazandı. Katıldığı dünya şampiyonalarında 2 altın, Avrupa şampiyonalarında 3 altın, 2 gümüş madalyanın sahibi oldu. 100 ve 200 metre sırtüstünde dünya bayanlar rekorlarını 9 kez yeniledi.

ROSE Murray

(1939- ). 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda 3 altın, 1960 Roma Olimpiyatlarında 1 altın, 1 gümüş, 1 bronz madalya kazanan Avustralyalı yüzücü 400, 800 ve 1500 metre serbestte dünya rekorlarını toplam 15 kez yeniledi.

SALNIKOV Vladimir

(1960- ) 1980 Moskova Olimpiyatları’nda 400 metre serbest, 1500 metre serbest ve 4×200 metre serbestte altın madalya kazanan Sovyet yüzücü. Olimpiyat sonrası TASS Ajansı’nın dünyanın her ülkesinden spor yazarlarına yaptığı bir ankette 1980 Olimpiyat Oyunları’nın en başarılı ismi seçildi. 1983 Dünya Şampiyonası’nda 800 metre serbestte birinci oldu. Aynı yıl 1500 metrede dünya rekorunu yeniledi. 1988 Seul Olimpiyatları’nda 1500 metrede altın madalyanın sahibi olarak kariyerini noktaladı.

SELDÜZ  Sühan

(İstanbul 1961- ) Basketbolcü Sacit Seldüz’ün oğlu. Yüzmeye Galatasaray’da başladı (1974). İYİK’de yüzdü. Sutopunda başarılı oldu. Avrupa Karması’na seçildi (1983-84). 90 kez milli formayı giydi.

SELDÜ Saygun

(İstanbul 1967- ) Sühan Seldüz’ün kardeşi. Yüzmeye İYİK’de başladı. İYİK’in Avrupa Şampiyon Kulüpler Turnuvası’nda sağladığı başarıda pay sahibi oldu. 60 kez Sutopu Milli Takımı’nda oynadı.

SULU İbrahim

(İstanbul 1925- ) Yüzmenin öncü isimlerindendir. Özellikle mukavemette tanındı. Anadoluhisarı, Bebek ve Moda-Kalamış klasiklerini kazandı. 25 yıl süren yüzme yaşamında iki de Türkiye rekoru kırdı.

ŞAHİN  Doğan

(İstanbul 1934- ) Yüzmeye Vefa Lisesi’nde başladı. Murat Güler’in 16 saat 50 dakikada geçtiği Manş Denizi’ni 14 saat 21 dakikaya indirdi. Fransa’da Dünya Amatörler birinciliğini kazandı. Paris Maratonu’nda beşinci, Van Gogh Maratonu’nda ise altıncı oldu (1956).

TANIK Sebla

(İzmir 1967- ) Yüzmeye İzmir Altay’da başladı. 1978’de milli mayoyu giydi. Gençler kategorisinde yüzerken büyüklere ait rekorları kırma başarısını gösterdi. İYİK’de yüzdü. Toplam 60 rekorun sahibi oldu. Milli mayoyu 250 kez giydi.

TURAN  Yeşim

(İstanbul 1964- ) Yüzmeye 9 yaşında başladı. Yaş gruplarında Türkiye şampiyonlukları kazandı.


KAYNAKÇA :

Dr. Ahmet BOZDOĞAN Stilleriyle Temel Yüzme İSTANBUL – İl Press Basım Yayım
Milliyet Yayınları Spor Ansiklopedisi Milliyet Tesisleri – 1991
Ümit URARTU Yüzmede Teknik – Taktik – Kondisyon İSTANBUL – İnkılap Kitabevi
Anna Maria OLARU Sportif Yüzme ANKARA – Bağırgan Yayınları – 1998

Haber Kaynağı: Cyclingtr.com

HALTER TARİHÇESİ

sondakika, sondakika spor haberleri, flaşhaber spor, halter sporu, halter tarihçesi, halterciler, türkiyede halter tarihi, dünyada halter tarihi, naim süleymanoğlu, cepherkülü, halter rekorları, halter şampiyonları


HALTER TARİHÇESİ

Halter, Osmanlı Türkleri arasında, özellikle pehlivanlığa tutkun gençlerin kollarını güçlendirmek amacıyla yaptıkları çeşitli çalışmalarda ilkel şekliyle görülmüştür. Bu çalışmalar, genellikle büyük bir taş ya da hayvanı kucaklayıp kaldırmak, esasına dayanmıştır. Daha sonraları uygulanan ağırlık kaldırma sporunun amacı ise iyi kalkan kullanmak ve savaşta başarı elde etmek için olmuştur. Özellikle Sultan 4. Murat döneminde, ordunun moral ve güç kazanmasını sağlamak amacıyla gürz idman ve yarışmaları yapıldığına çeşitli kaynaklarda rastlanmaktadır. Sultan 4. Murat da her gün mermer gülleler kaldırmak suretiyle idman yapmıştır.

Türkiye’de çağdaş anlamda halter sporu, 19. yy’nin sonlarında, aletli cimnastiğin bir parçası olarak Galatasaray Lisesi’nin Fransız öğretmenleri öncülüğünde başlamıştır. Bu sporu benimseyen ilk Türk ise Faik Üstünidman’dır. Üstinidman, 1904 Olimpiyat Şampiyonu Yunanlı Kukussis’in 112 kg’lık rekoruna karşılık, günlük çalışmalarında 115 kg’lık ağırlıklar kaldırmış, bu spor dalında bir çok sporcuların yetişmesine de öncülük etmiştir. Ali Rana, Tatar Süleyman, Bedri Nesip, Mustafa Hayri, Osman Tahsin ve Hüseyin Bey gibi isimler halterin kulüpler düzeyinde ele alınmasında önemli çalışmaları olan ilk sporcularımız olmuştur.

Uluslararası bir organizasyonda ilk defa temsil edilmemiz; 1924 Paris Olimpiyatları’nda gerçekleşmiştir.. Paris’te yapılan bu Olimpiyat Oyunları’na katılan iki halterciden Gülleci Cemal tüy sıklette 12. olmuştur. 1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda ülkemizi temsil eden takımda yer alan Cemal Erçman, 25 yarışmacı arasında 8. olarak halterde iyi bir başarı elde etmiştir.

Halter sporunda, 1930’lu yıllarda başlayan durgunluk 1950’lere kadar sürmüştür. 1955 yılından itibaren Anadolu Kulübü, Suadiye Halter İhtisas Kulübü ve İstanbul Güreş Kulüpleri öncülüğünde başlayan hareketlilik, daha sonra 1956’da Türkiye Halter Federasyonu’nun bağımsız bir federasyon olarak kurulmasına olanak sağlamış ve ilk federasyon başkanlığına Haşim Ekener getirilmiştir. 1959 Akdeniz Oyunları’nda 75 kg’da Metin Gürman’ın kazandığı gümüş madalya uluslararası alandaki ilk başarımız olmuştur. Bunu izleyen yıllarda yetişen Sadık Pekünlü de 100’ün üzerinde Türkiye rekoru kırmış, Salih Suvar, Mehmet Suvar, Ali Tan ve Bilal Özdoğan gibi sporcular Türk halterinin dünyaya duyurulmasını sağlamışlardır.

Sadık Pekünlü 1961 yılında Viyana’da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası’nda altıncı olurken, 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda toplam 445 kilo kaldırarak on birinci olmuş ve Türkiye rekoru kırmıştır. 1967 yılında Akdeniz Oyunları’nda Güner Çevik 82.5 kiloda bronz madalya kazanmıştır. Bunları 1969’da Bükreş’te düzenlenen Balkan Halter Şampiyonası’nda 60 kiloda Salih Suvar ile 67.5 kiloda Sedat Misket’in gümüş, 90 kiloda Sadık Pekünlü’nün gümüş madalyaları izlemiştir. 1971 yılında İzmir’de yapılan Akdeniz oyunları’nda Salih Suvar 67.5 kiloda altın madalya, Mehmet Suvar ve Ali Tan, 82.5 kiloda bronz madalya kazanmışlardır.

Türk halterinde başlayan canlanma 1975 Akdeniz Oyunları’nda da sürmüştür. Cezayir’de yapılan bu karşılaşmalarda Mehmet Suvar altın, 56 kiloda Bilal Özdoğan bronz madalya almışlardır. 1977 yılında eski haltercilerin bırakmaları, yenilerinin de tam hazır olmamaları nedeniyle başlayan duraklama 1980’li yıllara kadar sürmüştür. 1982 Balkan Şampiyonası’nda Harun Akkaya’nın şampiyonluğunu 1983’te Hasan Has’ın şampiyonluğu izlemiştir. Aynı yıl yapılan Akdeniz Oyunları’nda da Levent Erdoğan 3 altın madalya kazanmıştır.

1986’da Avusturalya’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda Bulgaristan adına yarışan Türk asıllı Naim Süleymanoğlu’nun yarışmalardan hemen sonra Türkiye’ye iltica etmesi, 1987 Akdeniz Oyunları’nda da Levent Erdoğan’ın üç dalda altın madalya alması, yurdumuzda haltere duyulan ilgiyi yeniden canlandırmıştır. Fakat Türk halteirnde asıl gelişme, bu spor dalında en gelişmiş ülkelerin arasında yer almamız, Bulgaristan’dan zorunlu göç nedeniyle ülkemize gelen halterci ve antrenörlerin yerlilerle olumlu ilişkiler kurmasından sonra başlamıştır. 1988 Avrupa Şampiyonası’nda üç dünya rekoru Seul’de yapılan Olimpiyat Oyunları’nda dokuz olimpiyat ve altı dünya rekoru kıran, 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda toplamda 320 kg ile altın madalya kazanan Naim Süleymanoğlu, Türk ve dünya halterinin en başarılı isimlerinden birisi olduğunu kanıtlamıştır.

1990 yılında Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yapılan Dünya Halter Şampiyonası’nda 56 kiloda Hafız Süleymanoğlu, koparmada 132.5 kiloyla Dünya Şampiyonu olmuştur. 1991 yılında yapılan 11. Akdeniz Oyunları’nda Sunay Bulut ve Ali Eroğlu’nun dopingli çıkması üzerine Halter Federasyonu görevden alınmış, yine aynı yıl yapılan Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye takım halinde 3.’lük elde etmiş, aynı yıl Polonya’da organize edilen Büyükler Avrupa Şampiyonası’nda Hafız Süleymanoğlu şampiyon olmuştur. Sunay Bulut ve Halil Eroğlu’nun kendi sıkletlerinde ilk 3’e girmesiyle toplam 8 madalya kazanılmış ve takım halinde üçüncü oluşumuzla Türk halterinin dünyada tanıtımı en iyi şekilde yapılmıştır.

1992 yılında IWF’nin sıklet değişikliği kararı ile de Naim Süleymanoğlu’nun dört rekoru ölümsüzleşmiştir. Bu yeni sistemle halen Naim Süleymanoğlu’nun elinde bulunan 56 kg toplam rekoru 300 kg ile 60 kg’daki üç rekor, bir daha kırılmayacak şekilde tarihe geçmiştir.

1993 yılının Nisan ayında Bulgaristan’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda Hafız Süleymanoğlu 3, Sunay Bulut 1 gümüş, Ergun Batmaz 1 bronz madalya almış, Akdeniz oyunları’nda Halil Mutlu, Sunay Bulut, Hüseyin Akkaya 3’er altın, Hafız Süleymanoğlu ve Fedail Güler 2’şer altın, 1’er gümüş, Ergun Batmaz ile Mücahit Yağcı 1’er altın, 2’şer gümüş, Erdinç Aslan 3 gümüş, Alpaslan Alpak 1 gümüş, Ayhan Aksu 1 bronz madalya elde etmiştir. Aynı yıl Avustralya’nın Melbourne kentinde yapılan Dünya Şampiyonası’nda Naim Süleymanoğlu koparmada 145 kg, silkmede 177.5 kg ve toplamada 322.5 kg kaldırarak 3 altın madalya kazanmış ve 2 de dünya rekoru kırmıştır. Aynı şampiyonada Hafız Süleymanoğlu ve Ergun Batmaz dünya ikincisi olarak ikişer gümüş madalya, Halil Mutlu da dünya ikincisi olarak üç gümüş madalya kazanmıştır. Bu şampiyonada ekibimiz, 77 ülke arasından 10 madalya ve 240 puan toplayarak dünya üçüncüsü olmuştur.

1994’te Sokolov kentinde yapılan 70. Büyükler Avrupa Halter Şampiyonası’Nda 54 kiloda Halil Mutlu silkme ve toplamda altın, koparmada gümüş madalya kazanmış aynı şampiyonada 64 kiloda Naim Süleymanoğlu silkmede 180 kilo, koparmada 145.5 kilo, toplamda 325 kilo kaldırarak 3 yeni dünya rekoru kırmıştır. Fedail Güler ve Ergun Batmaz da 70 kiloda ülkemize 3 gümüş, 2 bronz madalya kazandırmı, Türkiye bu şampiyonada takım halinde Avrupa 3.’sü olmuştur. Gençler ve büyüklerde en çok dünya rekoru kırılan organizasyon olan 66. Dünya Halter Şampiyonası 18-27 Kasım 1994 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenmiştir. Şampiyona’da 54 kilo sporcumuz Halil Mutlu 7 dünya rekoru kırarak (Koparmada 127.5 ve 130 kilo, silkmede 158 ve 160 kilo, toplamda 282.5, 288 ve 290 kilo) 3 altın madalya, 64 kiloda Naim Süleymanoğlu 3 dünya rekoru kırarak (Koparmada 147.5 kilo, silkmede 182.5 kilo ve toplamda 330 kilo) 3 altın madalya, 70 kiloda Fedail Güler iki dünya rekoru kırarak 2 altın ve 1 gümüş madalya 59 kiloda Hafız Süleymanoğlu 3 gümüş ve 83 kiloda Sunay Bulut silkmede 210.5 kilo ile dünya rekoru kırmasına rağmen kilo fazlasıyla 1 gümüş, 1 bronz madalya ve Ergun Batmaz 1 bronz madalya elde etmişlerdir. Türk Halter Milli Takımı 52 ülkenin katıldığı şampiyonada 8 altın, 5 gümüş ve 2 bronz madalya ile halter tarihimizin en iyi derecesini elde ederek Dünya 2.’si olmuştur. Şampiyonanın bayanlar bölümünde 83 kiloda Derya Açıkgöz 3 bronz madalya kazanarak Dünya 3.’lüğünü elde etmiş ve halterde başarı gösteren ilk bayan sporcumuz ünvanını kazanmıştır.

Mayıs 1995 yılında Polonya’da düzenlenen Avrupa Halter Şampiyonası’nda 70 kiloda Fedail Güler bir dünya rekoru kırarak 3 altın, 54 kiloda Halil Mutlu 2 altın, 1 gümüş, 64 kiloda Naim Süleymanoğlu 1 altın, 2 gümüş , 59 kiloda Hafız Süleymanoğlu 1 altın 2 bronz, Erdinç Aslan 1 gümüş 91 kiloda Sunay Bulut ve 83 kiloda Dursun Sevinç birer bronz madalya kazanırken, millerimiz ilk kez takım halinde Avrupa birinciliğine ulaşmıştır. Çin’de düzenlenen 67. Dünya Halter Şampiyonası’nda ise haltercilerimiz; 5 altın, 3 gümüş, 4 bronz madalya kazanmış, Türkiye 280 puanla dünya dördüncüsü olmuştur. Aynı yıl IWF Türkiye’yi en başarılı takım ilan etmiştir.

sondakika, sondakika spor haberleri, flaşhaber spor, halter sporu, halter tarihçesi, halterciler, türkiyede halter tarihi, dünyada halter tarihi, naim süleymanoğlu, cepherkülü, halter rekorları, halter şampiyonları
B

TEKVANDO TARİHÇESİ

Bu yazı, tekvando tarihçesi, tekvando teknikleri, tekvando sporu, tekvando, ile ilgilidir.

tekvando, tekvando sporu, tekvando tarihçesi, tekvando teknikleri, tekvando tarihi, dünya tekvando tarihi, türkiye tekvando tarihi, dünyanın ilk tekvandocusu, tekvando nedir, şampiyon tekvandocular, 
TARİHÇE

Taekwondo dünyada bilinen dövüş sanatlarının hemen hemen en eskisidir.Ve Kore kökenli silahsız dövüşkokuryu1.jpg (3218 bytes) ve savunma sanatı olarak bilinir.Ortaya çıkış tarihi i.ö 37 olarak kabul edilen taekwondo yine Kore kökenli bazı savunma sporlarının eski biçimlerine dayanır.Kore yarımadasını kuzey kısmında hükümran olmuş Kogureyo hanedanlığına kadar uzanan bir tarihçesi vardır.Yandaki resimden bu hanedanlık zamanından kalma bir dövüş sanatçısı figürünü görüyorsunuz.O zamanlar vahşi hayvanlara ve bölgelerindeki eşkıyalara karşı kendini savunmak amacıyla çıkarılmış bir savunma sanatı olup yumrukların yanı sıra yüksekten ve sıçrayarak atılan tekmelerden geniş biçimde yararlanılır.Genel de bu spor savunma ve ruhsal gelişim amaçlarına yöneliktir.Bu tekniklere   TAEGYON yani ayak sistemi denmiştir..Yine Kore'de yapılmakta olan KWONPOP yani yumruk metodu olarak isimlendirilen diğer bir sistemle birleştirilerek TAEK-KYON adı verilmiş bugünkü adını almıştır.Bu sanatta eğitim gören kişinin  beden ile zihnin tek bir birim gibi tepki göstererek değişen şartlara anında uyum sağlayacağı bir zihinsel ve ruhsal duruma ulaşması büyük önem taşır.Böyle bir duruma tam anlamıyla ulaşıldığında günlük yaşamdaki özne ve nesne ikiliği ortadan kalkar.Zihinsel ve bedensel uyum o zamanın dinleri taoculuk ve zen budacılık açısından bir amaç olduğundan ve bu amaca ancak çalışarak ve deneyimle ulaşılabileceğinden bu dinlere bağlı olanlar felsefi  kokuryu2.jpg (2463 bytes)ve manevi eğitimlerinin yanı sıra bu türlü dövüş sanatlarıyla da uğraşmışlardır.Dolayısıyla bu sporlarla uğraşan kimselerde genellikle bu tur bir yaşam sürerler veya ruh ve karakter yapıları buna çak müsait hale gelir.Uzakdoğu sporlarıyla uğraşan insanlarda dini verilerin kuvvetli olmasının sebeplerinin başında bu sporların beden yanında ruh gelişimine de katkıda bulunuyor olmasıdır.kokuryu3.jpg (2891 bytes)
Bir taekwondocunun hiç bir zaman zayıflara dokunmamasının ve alelade sokak kavgası yapmamasının temelinde yatan ana faktörlerde bunlardır.
Taekwondo sporu ancak 1943 yılında Kore'nin bağımsızlığa kavuşması ile resmi bir hüviyet kazanmış bu tarihten sonra dünyaya açılmıştır.16 Eylül 1961 yılında kurulan Kore taekwondo birliği bu sporun yasallaşmasını ve 25 Haziran 1962 de ulusal oyunlar kapsamına aldırarak yasallaşmasını sağlamıştır.30 kasım 1972 de dünya taekwondosunun merkezi kukkiwon açılmıştır ve Kore Taekwondo başkanlığına Kim-un -yong getirilmiştir.Aynı zamanda da Dünya Taekwondo federasyon başkanı oldu.25 Mayıs 1973 te 17 ülkenin katılımıyla ilk dünya şampiyonası yapıldı.Bu sporun Türkiye'de yaygınlaşması 1970 'de antrenör olarak getirilen Ço Sao- Se ile başladı.Bugün Taekwondo, olimpiyat oyunlarında olimpik spor olarak yer aldığından gelişime son derece elverişli bir spor dalıdır.

Taekwondonun yıllara göre gelişimi:

KASIM 30, 1972 -  Kukkiwon Dünya taekwondo merkezi binası tamamlandı ve açıldı.
MAYIS 25, 1973 - ilk dünya şampiyonası düzenlendi
MAYIS 28, 1973 - Dünya Taekwondo Federasyonu kuruldu
EKİM 18, 1974 -1.Dünya Asya oyunları düzenlendi
EKİM 5, 1975 - Dünya taekwondo Federasyonu Dünya spor federasyonları birliğinin aktif üyesi haline geldi
NİSAN 9, 1976 - CISM ,Taekwondoyu resmi spor olarak kabul etti
TEMMUZ 17, 1980 - Moskova'da yapılan olimpik komitenin 83. kongresinde Taekwondonun olimpik bir spor dalı olması onaylandı
TEMMUZ 24, 1981 - Taekwondo .dünya  oyunlarında gösteri sporu olarak yer aldı
TEMMUZ 5, 1982 - Taekwondonun 1988 Seul olimpiyat oyunlarında gösteri sporu olarak yapılmasına ve incelenmesine karar verildi
EYLÜL28, 1984 - Taekwondo nun 1988 Seul'de resmi gösteri sporu olması ve ilerde tam resmi spor dalı olarak yer alması kesinleşti
TEMMUZ 3, 1986 - Colorado'da ilk dünya Taekwondo kupası düzenlendi
EYLÜL 30, 1986 - Seul'de Asya oyunlarında resmi spor dalı olarak 17 ülkenin katılımıyla yapıldı
KASIM 29, 1986 - Birinci Dünya üniversiteler arası taekwondo şampiyonası düzenlendi
AĞUSTOS 9, 1987 - Taekwondo İndianada yapılan Pan-Amerikan oyunlarına resmi spor dalı olarak dahil edildi
EKİM 7, 1987 - İspanyanın Barselona şehrinde 1.Dünya Bayanlar Taekwondo Şampiyonası düzenlendi
EYLÜL 17-20, 1988 - 24.olimpiyatlarda 25 ülkeden 129 sporcu katılımıyla gösteri sporu olarak yapıldı.
AĞUSTOS 14-17, 1991 -  Cuba. da yapılan Pan amerikan oyunlarında yer aldı
AĞUSTOS 3-5, 1992 -Barselona olimpiyatlarında gösteri sporu olarak yapıldı.Ekrem Boyalı burada 2. olmuştur
TEMMUZ 26-Ağustos 9, 1999 - 13üncü Pan American oyunlarında Kanada'da yer aldı
EYLÜL27-30, 2000 -Sydney olimpiyatlarında taekwondo artık bir resmi spor dalı

Bu yazı, tekvando tarihçesi, tekvando teknikleri, tekvando sporu, tekvando, ile ilgilidir.

SÖRF SPORU NASIL YAPILIR? SÖRF SPORUNUN TARİHÇESİ

sörf, sörf sporunun tarihçesi, sörf nasıl yapılır, ilk sörfçüler, sörf tahtaları, sörf sporu sınıfları nelerdir

ilk sörfçüler, sörf, sörf nasıl yapılır, sörf sporu sınıfları nelerdir, sörf sporunun tarihçesi, sörf tahtaları, dünya sörf tarihi, türkiyede sörf sporu, amatör sporlar sörf
Sörf yapmak, dünyada geçmişten bugüne kadar uygulanan en eski sporlardan biri olarak bilinir. Sörf aynı zamanda dalgaları sürme sanatı, atletizim ile güzellikleri, doğanın gücünü anlamanın bir harmanı olarak ta adlandırılabilir.

İlk sörfçüler

İlk sörfçüler, kıyıya dönmek için dalgaları yakalayan balıkçılar olmuştur. Bu etkili yöntem gün geçtikçe her gün kullanılmaya ve bir eğlence şekline dönüşmeye başlamıştır. Bu büyük değişim ise sörfün evrimsel sürecini başlatmıştır.

Ayakta sörf yapmanın tam olarak nezaman başladığına dair herhangi bir kesin tarih olmamasına rağmen, 15. Yüzyılda eski Hawai’nin Sandwich adalarının kralları, kraliçeleri ve insanları, "he'enalu" veya dalga kaymak diye bilinen büyük bir spordan bahseder. "He'e" nın anlamı, katı bir formdan sıvı bir forma geçişi ifade ederken, "nalu" ise dalganın sörf yapmanızı sağlayan hareketini ifade eder.

Hawaii'de ki ilk Polenezyalı yerleşimciler en basit sörf yeteneğine oldukça haizdiler. Sörfçüler arasında ün yapmış Hawaii dalgalarını sürmek ise bir kaç yüzyıl sonra ortaya çıktı.

Temel Sörf tahtaları

Eski Hawaii de 4 farklı çeşit temel sörftahtası ortaya çıkmıştı;

· * Paipo veya Kioe adıyla anılan, günümüzde bodybord olarak bilinen, 2-4 feet uzunluğunda ve genelde çocukların kullandığı bir model.

· * Alaia veya Omo adıyla anılan, orta boy bordlar. 8 feet ve üzeri.


· * Kiko’o adıyla anılan, alaia dan daha büyük ve 12 – 18 feet arasında.Büyük dalgalar ve yüksek tecrübe gerektiren bordlardı.

· *Olo adıyla anılan, çok uzun tahtalar genelde 18 – 24 feet boyunda olan.

Duke Kahanamoku

19. Yüzyılın sonlarında sörfe olan ilgi azalmaya başlamış ve sadece bir avuç O’ ahu adalı yerli bu sporu icra ediyorlarmış. Bu dönemde Hawaii Kaptan Cook tarafından keşfedilmiş ve yabancılar adalara yerleşmeye başlamışlar.

İlginin azalma sebeplerinden biride, safkan yerli hawaiililerden önde gelenlerinin talihliz düşüşler yaşamasıydı. Böylece sörf eski başladığı noktaya, daha küçük tahtalarla, daha basit birşekilde ender uygulanır hale geldi.

Sörfe geri dönüş, sörfün babası olarak da bilinen olimpik yüzücü " Duke Kahanamoku”’ nun Wakiki sahilinde bir sörf kulubü açmasıyla başladı. Sonrasında artarak Amerika ve Avrupa'ya sıçradı.

Tom Blake

O dönemlerde bir efsaneye göre, üzerinde durulup sürülebilecek dalgalar sadece Hawaii'de vardı. Bu inanca rağmen bir dizi Honolulu’lu yerli ve beyaz sörfçü yeni dalgalar keşfetti.

1930'larda dalgaları basit şekilde sürmek sörfçüleri tatmin etmez olmuş ve bu tutku sörf tahtalarını sörfçülerin yetenekleri doğrultusunda geliştirmeye itmiştir.

Bu bağlamda Tom Blake yeni sörftahtalarının öncüsü olarak anılır. Geliştirdiği içi boşluklu sörf tahtaları geleneksel tahtalara göre yarı yarıya hafif ve suda büyük başarı sağlamıştır.

O dönemlerde sörftahtası için her boy ve malzeme tecrübe edilir hale gelmiş ve Blake bir başaka buluş ile tahtanın altına yüzgeç benzeri ufak salma koymuş, buda sörfçülere daha kolay dönüşler ve dalgada daha rahat tutunmalarına olanak sağlamıştır.

2. Dünya savaşı sırasında sanayi devrimleri bir çok kimyasal ve yeni teknoloji ürünün keşfine sebep olup, sörf tahtalarının ana malzemeleri olan cam lifleri, straforlar ve polyester reçineler bu dönemde bulunmuştu.

Sörfe ilginin hızla artması, hatta surf safari'nin bir ritüel olması, otomobilin hayata iyice girmesi ile hızlanmıştır. İnsanların Californiya sahillerinde daha iyi dalga için bir aşşa bir yükarı taşınması artık olağan karşılanan bir göç gibi görülmeye başlanmıştı.

Sörfün altın çağı

1950'ler sörfün altın çağı olmuş. Savaş bitmiş ve insanlar refah içinde kendilerini eğlenceye ve zevklerine vermişlerdir. Çekilen sörf filimleri, sörf modası ve televizyon programları sörfün reklamını fazlasıyla yapmaktaydı. Sörf, az sayıda insanın yaptığı bir ada aktivitesinden bir yaşam tarzına, milyon dolarlık bir sanayiye dönüşmeye başlamış ve günümüze kadar uzanmıştır.


Sörf her zaman, okyanusun gücünün yoğun bir şekilde hissedildiği ve bu tecrübelerin paylaşıldığı bir spor olarak varlığını sürdürecektir.

Teknolojinin hızla gelişmesi, sörf tahtalarının gelişmesini ve bu büyük tutkunun artmasına, dünyanın heryerinde ki dalgalara ulaşmamıza olanak sağlayacaktır.

Sörf ayrıca kendi hayat tarzını ve kültürünü oluşturmuş ender sporlardan da biridir.

Kökeni batı polonezya olduğu ve 3000 yılı aşkın süredir dalgaların tahta bordlar ile sürüldüğü tahmin edilmektedir.

sörf, sörf sporunun tarihçesi, sörf nasıl yapılır, ilk sörfçüler, sörf tahtaları, sörf sporu sınıfları nelerdir

POLO SPORUNUN TARİHÇESİ

Bu yazı, polo sporu, polo sporu nedir, polo sporu hakkında bilgi, polo sporunun tarihçesi, polo spor dalı nedir, polo spor dalı hakkında bilgi, polo sporu nedir ve tarihi, polo sporunda kullanılan sopa, polo sporunu anlat, polo sporunu yapan kişiler, ile ilgilidir.

Polo sporu at sporlarından biridir ve 4 kişilik oluşan iki takım oyuncularının ellerinde bulundurduğu yaklaşık 10 santim çapında ki bir topa vurmalarıyla oynanan bir oyundur. Amaç tabii ki rakip kaleye gol atmaktır ve açıklamamızdan da anlayacağınız gibi iki rakip takımın kaleleri vardır.

Polo sporunu Türkiye de çok fazla tanıyan yoktur ancak sosyete diye tabir edilen insanlardan çok azı bu sporu yapmaktadır. Bu sporu Türkiye yeni tanısa da özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde zengin insanların yaptığı ve sevdiği bir spordur.

Polo sporunun tarihi ve çıkış noktası ise bir hayli gariptir. Bir pers ülkesi olan İran da çıktığı tahmin edilen oyun milattan sonra 1. Yüz yılda oynandığı tahmin edilmektedir. Bu kadar geçmişi olan bir sporun ve orta asya yani kökenlerimizin iyi olduğu bir oyuna yabancı kalışımız da bir hayli düşündürücüdür. Öyle ki atalarımızda çok iyi birer binici olduklarını da göz önüne alsak düşündürücü durumumuz bir kat daha artar.

Polo sporunun tarihi gelişimine bakarsak pers ülkesi olan İran da atlı süvarilerin ve kralın atlı muhafızlarının atikliğini geliştirmek için kullanılan bir spordu. 100 kişilik gruplar halinde oynanıyordu o zamanlar. O tarihler de tüm asyaya bu oyun yayılmıştı ve Hindistan’ı sömüren İngiltere ile birlikte Avrupa tarafından oynanan oyun İngiliz soylularının ve lordlarının milli oyunları haline gelmiştir. Ayrıca bir dönem Çevgen olarak Türk toplumunda da bu spor çok yapılmıştır.

Polo sporunu biraz daha açık anlatmak gerekirse;

Atlarda ki biniciler atları hızla sürerek ellerinde ki sopa yardımıyla rakip takımın kalesinden içeri futbolda “gol” diye tabir edilen atışı yapmaya çalışmaktadırlar. Polo sporu 300 yar gibi geniş bir alanda çim saha üzerinde oynanır.

Polo sporu açık havada ve nadiren de kapalı saha da oynanır. Genel de 6 şar dakikalık 4 devreden oluşur. Polo sporuna en benzer spor ise buz polosudur ancak bu ülkemizde çok fazla oynanmaz.

Polo sporunun çıkışı çok eski tarihe dayanmasına rağmen çok oynanmamasının nedeni çok yüksek bütçe istemesidir.

Bu yazı, polo sporu, polo sporu nedir, polo sporu hakkında bilgi, polo sporunun tarihçesi, polo spor dalı nedir, polo spor dalı hakkında bilgi, polo sporu nedir ve tarihi, polo sporunda kullanılan sopa, polo sporunu anlat, polo sporunu yapan kişiler, ile ilgilidir.

MASA TENİSİNİN TARİHÇESİ

Bu yazı, dünyada masa tenisi, masa tenisi, masa tenisi tarihçesi, raket ile ilgilidir., türkiyede masa tenisi, masa tenisi nedir, masa tenisi ilk kez nerde oynandı, amatör sporlar
Bu yazı, dünyada masa tenisi, masa tenisi, masa tenisi tarihçesi, raket ile ilgilidir., türkiyede masa tenisi, masa tenisi nedir, masa tenisi ilk kez nerde oynandı, amatör sporlar

MASA TENİSİNİN TARİHÇESİ

Nispeten genç bir spor olmasına (tenisten daha yeni ve basketboldan biraz daha eski) rağmen, masa tenisinin kaynağı hiç bir zaman kesin olarak bilinmemektedir. .

Bu sporun salon tenisi adıyla bilinen en eski şekli 1880 li yıllarda Hindistan ve Güney Afrika'daki İngiliz ordu subayları tarafından oynanırdı. Puro kutularının kapaklarını raket, yuvarlatılmış şarap şişesi mantarlarını da top olarak kullanırlardı. File olarak da kitapları kullanıyorlardı.

1890 lı yıllarda İngiltere'de bu oyunun diğer versiyonları geliştirildi. Bunlar "whiff whaff" ve "gossima" gibi değişik isimlere sahiptiler ve Parker Brothers firması masaya kurulabilen portatif net, dışı file kaplı küçük bir top ve minyatür raketlerden oluşan salon tenisi kitleri satmaya başladı.

1900 yılında Amerika'yı zayaret eden İngiliz James Gibb, dönerken yanında bazı içi boş selüloid toplardan getirdi ve arkadaşlarıyla salon tenisini bu topları kullanarak oynamaya başladı. Gibb, topun rakete ve masaya çarptığı zaman çıkardığı sesi temsil eden "ping pong" ismini kulanmaya başladı.

Fakat 1901 yılında İngiliz spor ekipmanları üreticisi olan John Jacques "Ping Pong" ismini kendi adına tescil ettirdi ve bu ismin Amerika haklarını Parker Brothers firmasına sattı. Onlar da yeni kitlerini bu isimle çıkardılar.

Bir başka İngiliz, E. C. Goode, 1902 yılında tahta raketinin yüzeyini pürüzlü lastikle kaplayarak topa falso vermeyi başardı. Aynı yıl İngitere'de Ping Pong Federasyonu kuruldu fakat isim hakkının Parker Brothers firmasında olmasından ve dolayısıyla ekipmanların çok pahalıya çıkmasından dolayı 3 yıl sonra kapandı.

Buna rağmen diğer üreticilerin genel bir isim olan table tennis (masa tenisi) adı altında sattıkları ekipmanlarla bu spor İngiltere ve Avrupa'da sessizce yaygınlaştı. 1921 yılında İngiltere'de yeni bir masa tenisi federasyonu kuruldu. Peşinden de 1926 yılında İngiltere, İsveç, Macaristan, Hindistan, Danimarka, Almanya, Çekoslovakya, Avusturya ve Galler'in Berlin'de yaptıkları  toplantıda Fédération Internationale de Tennis de Table (International Table Tennis Federation - Uluslararası Masa Tenisi Federasyonu) kuruldu.

İlk dünya şampiyonası 1927 yılında Londra'da yapıldı. Bu yıldan 2. dünya savaşına kadar tüm şampiyonalar Macaristan'ın egemenliği altında geçti. Bu zamanların en iyi oyuncuları bayanlarda yedi dünya şampiyonası kazanan Macar Maria Mednyanszky ve beş defa dünya şampiyonu olan yine Macar Viktor Barna'ydı. Çekoslovakya ve Romanya'lı sporcular da bazı şampiyonaları kazandılar.

Amerika Ping Pong Federasyonu 1930 yılında kuruldu fakat sadece Parker Brothers firmasının ekipmanları kullanılabildiği için üye sayısı fazla olamadı. 1933 yılında iki rakip federasyon daha kuruldu. Bunlar U.S. Amatör Masa Tenisi Federasyonu ve Ulusal Masa Tenisi Federasyonuydu. Bu üç gurup 1935 yılında birleşerek U. S. Masa Tenisi Federayonu adını aldı. 1994 yılında da adını U.S.A. Table Tennis olarak değiştirdi.

İkinci dünya savaşından sonra bir süre daha orta Avrupalı oyuncuların egemenlikleri sürdü. 1953 yılından itibaren Asya'lı oyuncuların egemenliği başladı. Asya'lı yıldız oyuncuların aniden ortaya çıkmalarının bir sebebi Japon Horoi Satoh'ın 1952 yılında ilk defa kullandığı süngerli lastiklerin kullanılmaya başlamasıdır. Bu yeni malzeme oyunu hızlandırdı ve oyuncuların topa daha fazla falso vermelerine imkan sağladı.

Asya'lı oyuncular "Penholder tutuşu" adı verilen ve raket sapının başparmak ile işaret parmağı arasında tutulduğu bir tutuş şekli geliştirdiler.  Bu tutuş şeklinde her tür vuruş için raketin aynı yüzünü kullanıyordu (artık bu tutuş ile raketin her iki yüzünü de kullanan oyuncular vardır). Bu tutuş bugün bir çok üst seviye uluslararası oyuncu tarafından kullanılmaktadır.

1988 yılında masa tenisi erkek ve bayanlarda tekler ve çiftler müsabakalarını içeren olimpik bir spor haline geldi.

Bu yazı, dünyada masa tenisi, türkiyede masa tenisi, masa tenisi tarihçesi, masa tenisi, raket ile ilgilidir.

TÜRKİYE'DE VOLEYBOLUN TARİHÇESİ

ilk voleybol kulübü, türkiye voleybol tarihçesi, voleybol tarihi, tvf, türkiye voleybol federasyonu, türkiye voleybol ligi, filenin efeler, filenin perileri, türkiye voleybol ligi takımları, en fazla şampiyon olan voleybol takımı


Başlangıç Dönemi (1919-1951) Voleybol Türkiye'ye Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen Mütareke günlerinde geldi. 1919-1925 yılları arasında İstanbul'da YMCA'in müdürlüğünü yapan Dr. Deaver adlı Amerikalı, derneğin spor salonunda voleybol oynatmaya başlamış, kısa zamanda beden eğitimi öğretmenlerimizin ilgisini bu yeni spor oyununa çekmeyi başarmıştı.

1919'da voleybol daha Avrupa'ya yayılmış değildi. Bulunalı topu topu yirmi dört yıl olmuş, hele smaçla oynanmaya başlanışının üstünden daha ancak altı yıl geçmişti.

Calaloğlu'ndaki Erkek Muallim Mektebi'nin beden eğitimi öğretmeni olan ünlü spor adamı Selim Sırrı TARCAN, YMCA'de görüp oynadığı voleybolu, bedensel yetenekleri geliştiren, temiz bir spor oyunu olarak benimseyip öğrencilerine öğretmeye başladı. 1920-1924 yılları arasında Erkek Muallim Mektebi'nden çıkan beden eğitimi öğretmenleri de bu sporu kısa sürede okullarımız yaydılar. Kabataş, Vefa, Pertevniyal, Galatasaray, İstiklal, Haydarpaşa, İstanbul liselerinde yoğunlaşan çalışmalar, önce okullar arası turnuvalara yol açtı. Voleybol oynayan çocuklar okullardan mezun olmaya başlayınca da, çalışmalar üniversitelere, kulüplere doğru genişledi. Bu gün bir basketbol yuvası olarak bilinen İstanbul Teknik Üniversitesi, o zamanki adıyla Yüksek Mühendis Mektebi, 1924-1944 yılları arasında voleybolun beşiğiydi. Ankara'daki Siyasal Bilgiler Fakültesi, o zamanki adıyla Mülkiye Mektebi de, voleybola öncülük eden bir yüksek okuldu.

Kulüpler arası lig maçlarına geçildiğinde voleybolcu sayısı hayli yükselmişti. Çeşitli kentlerde yapılmaya başlanan şampiyonaları, 1949'da Türkiye Voleybol Şampiyonası izledi.

Gene de takım sayısı fazla değildi. Örnekse 1951 yılında İstanbul Voleybol Ligi şu yedi takım arasında oynanıyordu: Altınordu, Beyoğluspor, Galatasaray, Vefa Kadıköyspor, Kurtuluş, Moda. Bu takımlardan başa oynayanlar Vefa ile Kadıköyspor idi.

Otuz iki yıl süren bu başlangıç döneminde Türk voleybolu bütünüyle dışa kapalı kaldığından çok ilkel bir görünümdeydi. Spor Oyunları Federasyonu adı altında kurulmuş bir federasyon basketbol, eltopu, voleybolu birlikte yönetmeye çabalıyor, yeterince etkin olamıyordu.

Oysa sporcularımızda dışa açılma özlemi büyüktü. Öylesine ki, 1946 yılında ülkemize Yunanistan'dan gelen bir basketbol takımında voleybolcularında yer aldığı öğrenilince, durum hemen Spor Oyunları Ajanı Turgut ATAKOL'a iletilmiş, onun aracılığıyla Atina-İstanbul karmaları adıyla bir maç oynanması sağlanmıştı. Voleybolda ilk yabancı karşılaşmamız olarak anabileceğimiz bu maç, o zamanki kurallara göre üç set üzerinden oynanmış, 2-0 İstanbul Karması'nın üstünlüğüyle sona ermişti. Bu karmada yer alan o günün ünlü oyuncuları şunlardı: Güneri ARTUNKAL, Dinçer ASENA, Mehmet Jeba BERKÖK, Ayhan DEMİR, Payidar DOBRA, Gültekin GÜLER, Aleksandre HOLYAFKİM, Valentin HOLYAFKİM, Uğur KALAFATOĞLU, Erdoğan KUTKAN, Sacit SELDÜZ, Merih SEREZ.

Bu gerçi uluslararası bir karşılaşmaydı, ama bizim hakemlerimizle ( Yani bizde geçerli kurallarla) üstelik de öncelikle basketbolcü olan sporculara karşı oynanmış, tam anlamıyla bir "dostluk" maçıydı. 1952 yılında ise başka bir uluslararası karşılaşma Türk voleybolunun görünümünü bütünüyle değiştiriverdi.

1952'de Mısır'a giden üniversiteli basketbolcularımızla voleybolcularımız General Necip'le. Soldan sağa, Muammer (Basketbol, Aleksandre Holyafkim (Voleybol), Yiğit Ayaşlıoğlu (V), Selçuk Atamer (V), Erdoğan Partener (B), Vahit Çolakoğlu (Yönetici), Mısır Fahri Konsolosumuz Kemal Faruki, Yılmaz Gündüz (B), General Necip, Sacit Seldüz (B), Yalçın Okaya (B), Mısırlı bir subay, Sinan Erdem (V), Mısırlı Binbaşı Behiç, Cemil Sevin (B), Ayhan Demir (V). Öndekiler: Atilla Erten (B), Ziya Kayacan (V), Orhan Bilgin (V), Turhan Tezol (B), Nejat Diyarbakırlı (B), Lui Şalabi (V), Seyhan (B), Valentin Holyafkim (V).

Dışa Açılma (1952-1957) O dönemde Türk voleyboluna yalnız oyunculuğu, antrenörlüğüyle değil, girişimci kişiliğinden kaynaklanan gönüllü yöneticiliğiyle de büyük katkılarda bulunan Ayhan DEMİR, 1952 yılında, ne yapmış ne etmiş, üniversiteli sporculardan kurulu bir basketbol takımı ile bir voleybol takımını, Mısır'ın çağrılısı olarak Kahire'ye götürmüştü.

Türk voleybolcuları orada yabancı hakemlerden, bizde uygulanan kuralların çoktan değiştirilmiş olduğunu, oyunumuzun dizilişlerden vuruşlarımıza kadar pek çok yönüyle uluslararası kurallara uymadığını öğrenince, büyük bir düş kırıklığına uğradılar. yurda dönüldüğünde Spor Oyunları Federasyonu'na başvurulup durum ayrıntıları ile anlatıldı : Yıllardır yabancı karşılaşma yapmamak, kuralları izlememek yüzünden, utanç verici bir duruma düşülmüştü.

Bunun üzerine, 1953'de, Yugoslavya ile İstanbul'da bir maç yapılması için harekete geçildi. Bir ulusal takım seçilip Mısır'da edinilen bilgilerin elverdiğince çalıştırıldı. Takımda yer alan oyuncular şunlardı.

Selçuk ATAMER, Yiğit AYAŞLIOĞLU, Saman BERGERDEN, Ayhan DEMİR, Sinan ERDEM, Gültekin GÜREL, Aleksandre HOLYAFKİM, Valentin HOLYAFKİM, Ziya KAYACAN, Sacit SELDÜZ, Lui ŞALABİ, Marsel ŞALABİ

Spor ve Sergi Sarayı'nda oynanan bu ilk beş setlik maçımızda ulusal takımımız Yugoslavların yadırgadığı çekmelerle bir set kapıp 3-1 yenildi.

Yugoslavlar pasör kaçırarak üç oyuncuyla hücum ediyorlardı. Bizim voleybolumuz ise daha üç pasör üç smaçör anlayışını aşmış değildi. Nerden vuracağı önceden belli tek smaçörle hücum ediyorduk.

Bu maçı bir Türk başhakem yönetmese büsbütün çaresiz kalacaktık. Çünkü daha faullü vuruşlarımızı düzeltebilmiş değildik.

Spor Oyunları Federasyonu yetkilileri, durmadan gelişen dünya voleybolu karşısındaki durumumuzu gözleriyle görünce, sporcularımızı, antrenörlerimizi eğitmek üzere, Yugoslavya'dan bir antrenör getirdiler. Danila POJAR adındaki bu antrenör Türkiye'deki maçları izledi, kurslar açtı, takımlarımızın çağdaş yöntemlerle çalıştırılmaları için gerekli bilgileri verdi.

Aynı yıl Ankara'da düzenlenen üç üniversite takımı arasındaki uluslararası turnuvayı, Yugoslavya ile Yunanistan'ı yenen Türkiye kazandı.

Ama, bir yıl sonra, 1945'de, Belgrat'ta yapılan ikinci ulusal maçımızda Yugoslavya'ya gene, hem de 3-0 yenildik. Maç on yedi dakika sürmüş, Türk takımı çözülüp gitmişti. Ama artık faullü çekmelerle oynamıyor, smaç vuruyorduk.

1955 yılında ulusal takımımız hiç maç yapmadı. Ama yabancılarla oynamanın, iyi takımları görmenin önemini anlayan sporcular dışa açılmanın başka yollarını aradılar. 1953'den 1957'e kadar sürekli hem İstanbul, hem Türkiye Şampiyonu olan Galatasaray takımı, ulusal takımın birçok oyuncusunu da içinde bulunduran kadrosuyla 1955 yılını yabancı karşılaşmalarla geçirdi. En güvenilen oyuncu, Ayhan DEMİR, o günlerin anlayışına uyarak, takımının antrenörlüğünü de yapmaktaydı. Önce Bulgar takımlarıyla oynandı. Sonra Fransa'da iki Yugoslav, bir İtalyan, bir Fransız takımının katıldığı beşli bir turnuvaya gidildi. bu turnuvada Galatasaray iki Yugoslav takımının arkasından üçüncü olmak başarısını gösterdi.

Ertesi yıl, 1956'da, Türkiye Paris'te yapılan üçüncü Erkekler Dünya Şampiyonası'na katıldı. Sovyetlere 3-0, Kore'ye (2-0 öndeyken) 3-2 yenilerek klasman grubuna kalan takımımız Avusturya ile Luxemburg'u 3-0 yenip Hindistan'a 3-0 yenilerek sıralamada yirmi ikinci oldu.

Takımı maçlara kaptan Ayhan DEMİR hazırlamış, hem oyunculuk, hem koçluk yapmıştı. Oysa bütün takımların kenarda oturan antrenörleri vardı. Dünya Şampiyonası'ndan, "Kore maçını kaçırmasaydık çok daha iyi bir derece alacaktık" görüşüyle, uluslararası maçlara iyice alışılmış olarak dönüldü.

1957'de, İstanbul'da, Fatih Kupası adıyla çok büyük bir turnuva düzenlendi. Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, İran ile Türkiye'nin katıldığı bu turnuvaya takımımız Çekoslovakya'dan getirilen ünlü bir antrenör, Jiri KOBRLE hazırladı. Türkiye yalnız İran'ı 3-0 yendi, öbür takımlardan set alamadı, ama artık biz de voleybolu, bu alanda ileri gitmiş dünya ülkelerinin oynadığı gibi oynuyorduk. Seyircilerimiz, tribünlerdeki genç sporcularımız ise, "güç voleybolu" denilen sporun özelliklerini en yüksek düzeyde oynayanlardan görmek olanağını elde etmişlerdi. Bu tarihten sonra spor çevrelerinde voleybola verilen önem birdenbire arttı.

Ulusal takımımız çalıştıran Jiri KOBRLE'den, memleketine dönmeden önce, antrenör kurslarında da yararlanılarak Doğu Avrupa voleybolunun kurumsal özelliklerinin öğrenilmesi yolunda önemli bir adım atılmış oldu.

Doğu Avrupa Voleybolu (1958-1967) 1958'de Voleybol-Eltopu Federasyonu kuruldu. Eltopunun o dönemde yaygın bir spor olmadığı düşünülürse, bu ayrılmanın voleybol için önemi kolayca anlaşılır. Voleybol artık yüksek düzeydeki yöneticilerce de önemsenen, atılım yapması beklenen bir spordu.

1958'de, Çekoslovakya'nın Prag kentindeki Avrupa Erkekler Şampiyonası'na takımımızı hazırlaması için ünlü Rumen antrenör Nicolae SOTIR çağrıldı. Türkiye bu şampiyonada on birinci olurken Avusturya (3-0), Arnavutluk (3-1), Mısır (3-0), Finlandiya (3-1) gibi takımları yendi. Doğu Avrupa voleybolunu artı başarıyla uyguluyor, Batı Avrupa takımlarıyla başa baş oynayacak duruma gelmiş görünüyorduk. Tıpkı Kobrle gibi, Sotir de antrenör kursları yöneterek voleybol adamlarımızın kuramsal yönden gelişmelerine katkıda bulundu.

Fatih Kupası maçlarının gördüğü büyük ilgiden güç alan Federasyon, İstanbul'da uluslararası turnuvaları belli aralarla tekrarlamaya başladı. 1965'e kadar dört İstanbul Enternasyonal Voleybol Turnuvası izlendi. Dünyanın en güçlü voleybol takımları olarak bilinen Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Macaristan, Polonya'nın ünlü oyuncuları, seyircilerimizin, özellikleriyle tanıdıkları sporcular oldular. Voleybol oynamaya heves eden çocuklarımızın sayısı arttığı gibi, voleybola yeni başlamış olan küçük yaşlardaki sporcularımızın görgüsü de büyük oranla arttı.

Bu arada kurslar yönetmek, ulusal takımlarımızı çalıştırmak için, bir Rumen antrenör daha geldi Nicolae MURAFA.

Bu antrenörün büyüklerin yanı sıra genç erkek takımımızı da çalıştırması, voleybolumuzda yeni bir kuşağın söz sahibi olmaya başladığı 1966 yılına denk düşmüştü.

Doğu Avrupa voleybol anlayışına bağlı, uzun süreli, programlı çalışmalara yatkın bir antrenör olan Hilmi TÜKEL'in, kendi yetiştirdiği gençlerden kurulu Fenerbahçe takımı, bu dönemde, tam bir serpilmenin eşiğindeydi. Daha başlarken Doğu Avrupa voleybol anlayışına göre hazırlanmış olan bu yükselme özlemi içindeki sporcular, Murafa'nın çalıştırdığı genç ulusal takımda yer alıp uluslararası deneyim kazanınca, 1966-1967 dönemi İstanbul birinciliğini, Galatasaray'ın yılların şampiyonu "Yenilmez Armada"sından koparmayı başardılar.

1966 yılı Ağustosunda Macaristan'da yapılan Genç Erkekler Voleybol Şampiyonası'nda Türk takımı on ikinci oldu.



Aynı yılın Ekim ayında Çekoslovakya'da yapılan altıncı Erkekler Dünya Şampiyonası na katılan takımımıza antrenör Murafa bu genç takımdan beş oyuncu aldı. 1956-1968 yılları arasında ulusal takımımızın değişmez adamı Değer Eraybar takım kaptanıydı. Türk voleybolunun Doğu Avrupa anlayışına geçiş döneminde yetişmiş en büyük sporculardan biri olan, bu öğrenme, değerlendirme, uygulama gücü yüksek oyuncu, Murafa'nın yardımcılığını yapıyor, antrenörlüğe dönüm yıllarında, otuz yaşının olgunluğuyla, voleybolumuzu alttan gelen kuşağa aktarmakta önemli bir rol oynuyordu.

Murafa'nın gençleştirilmiş takımı, Çekoslovakya'daki Dünya Şampiyonası'nda on beşinci olma başarısını gösterdi. Bu başarı sözcüğünün gelişigüzel kullanılmadığını belirtmek için, sıralamada altımızda kalan takımların adlarını verelim: 16-İtalya; 17-Küba; 18-Fransa; 19-Finlandiya; 20-Batı Almanya 21-Moğolistan; 22-Danimarka.

Ertesi yıl Türkiye çok büyük bir organizasyonu yüklendi: 1967 Avrupa voleybol şampiyonaları. Yirmi erkek, on yedi kız takımının katıldığı maçlar Ankara, İstanbul, İzmir, Adana'da 26 Ekim günü başladı. Finalleri ise kızlar İzmir'de erkekler İstanbul'da oynadılar.

İstanbul'da Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Polonya, Romanya, Macaristan, Doğu Almanya, Yugoslavya, İtalya arasında oynanan, bir hafta süren maçlar, tribünleri dolduran genç sporcularımız için eşsiz bir görgü eğitimi olduğu gibi, voleybola birtakım yeniliklerin gelmekte olduğunu da açıkça gösterdi.

1966'da, Çekoslovakya'da yapılan Erkekler Dünya Şampiyonası'nda Japonların sergilediği Asya voleybolunun hareketleri, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya Polonya, Romanya takımlarının oyuncularınca deneniyor, bir yıl önce Çekoslovakya'daki Dünya Şampiyonası'na katılmış olan voleybolcularımızın anlata anlata bitiremedikleri "Japon Voleybolu" tribünlerin başlıca konusu olmayı sürdürüyordu.

1958-1967 yılları arasındaki kısa dönemi Türk voleybolunun çok iyi yönetildiği, parlak bir dönem olarak anmak gerekir.

Voleybolumuzu bu dönemde bilgisizlik batağından kurtarılıp uluslararası turnuvalarda dereceye girecek düzeye yükseltilmiş, çok başarılı sporcular yetiştirilmiş, antrenör kursları açılmış, dünyanın en büyük takımları Türk seyircilerinin karşısına tekrar tekrar çıkarılmış, kız ulusal takımı kurularak şampiyonalara sokulmuş, yapılan yoğun çalışmalarla uluslararası voleybol çevrelerinde saygınlık kazanmamız sağlanmış, bunun sonucu olarak da Vahit ÇOLAKOĞLU, Sinan ERDEM, Meno ZAMBOĞLU gibi yöneticilerimiz dünya voleybol kuruluşlarında uzun yıllar sürecek çok önemli görevlere getirilmişlerdir.

Asya Voleybolu (1968-1975) 1966'da Murafa'nın Çekoslovakya'daki Dünya Şampiyonası'na götürdüğü ulusal takımımızın beş genç oyuncusu Deniz ESİNDUY, İlhan ÇETİNKAYA, Aziz KALAOĞLU, Mustafa TOPAÇ, İbrahim VURAN idiler. "Japon voleybolu"nu genç yaşta, gelişme yıllarında görme olanağı bulan bu voleybolcularımızdan İlhan ÇETİNKAYA ile İbrahim VURAN, özellikle yeniliklere açık, gelişme, ilerleme özlemi içinde gençlerdi. Her ikisi de oynadıkları takımlarla Asya voleybol anlayışının harekelerlerini sokmakta öncülük ettiler. Antrenörlük de yapan ilhan ÇETİNKAYA çalıştırdığı takımları bütünüyle bu anlayışa yönlendirdi. Ayrıca, 1971 yılında, genellikle Japon antrenörlerin yaptıklarından kaynaklanan, Asya voleybol anlayışının kurumsal temellerini, uygulama tekniklerini açıklayan, Voleybol adlı bir kitap da yayımlandı.

1966'da ulusal takımımızın kaptanlığını yapan, sporculuğu bırakıp bütünüyle antrenörlüğe adanma hazırlıkları içindeyken "Japon voleybolu"nu görme olanağını elde eden Değer ERAYBAR ile dünya voleybolunu yakından izleyen Ankaralı iki antrenör, Cafer AKSAKAL ile Cengiz GÖLLÜ de, çalıştırdıkları takımlarda, asya voleybol anlayışının file hareketlerini uygulamaya başladılar. Örnekse, Cengiz GÖLLÜ'nün antrenör, İlhan ÇETİNKAYA'nın oyuncu olduğu ODTÜ'de, 1968-1971 yılları arasında, kısa, kurşun, jet, alçak, çapraz Romen paslarla oynanıyordu. Doğu Avrupa voleybol anlayışıyla yetişmiş olan sporcuların Asya voleybol anlayışının kaçınılmaz koşulu olan erken sıçramaları kolay kolay benimsemedikleri, erken kısayı ölü kısaya, kurşun pası kaydırak pasa dönüştürerek hep topun pasörün elinden çıkmasını beklemek eğilimi içinde oldukları, ayrıca kurşun jetleri de bombeli jete dönüştürdükleri bir gerçektir. İlhan ÇETİNKAYA kitabında erken sıçramanın (Flash hareketinin) önemini açıkça belirtmiş olsa da, bu geçiş döneminde, başka bir voleybol anlayışıyla yetişmiş oyunculardan, özlenen sonuç alınamamış olabilir.

Nitekim 1970-7971 yıllarında ulusal takımlarımızı çalıştıran Bulgar antrenör Kosta ŞAPOF, erken sıçrama üzerinde pek durmamış, hızlı voleybolu, Avrupalıların "Quick" dedikleri "çabuk" smaçlarla oynatma yolunu seçmiş, ölü kısa, kaydırak, bombeli jet paslarla yetinmek zorunda kalmıştır.

Altınyurt'da 1972'ye kadar yapılan hızlı voleybol çalışmaları da bu anlayış çerçevesindeydi. Avrupalıların çabuk smaçlarıyla bir oyun anlayışını uyguluyorduk.

1972'de Ankara'da yapılan Balkan Gençler Şampiyonası'nda erken sıçramaları deneyen Bulgar takımını izleyince, flash hareketinin nasıl yapılması gerektiği konusunda kesin bir görüşe varmış olduk.

Bu tarihten sonra Altınyurt Asya voleybol anlayışına giden yolda büyük bir atılıma girdi. Türk voleyboluna birbiri ardına yeni file hareketleri getirdi. Önce seyircilerin, giderek bütün genç voleybolcuların ilgisini çeken bu oyun tarzına "Altınyurt Tarzı" denmeye başlandı.

Asya voleybolu, seçkin sporcuları az olan, yetiştirdiği iyi oyuncularını sürekli başka kulüplere kaptıran Altınyurt'un, her şeye karşın, önce yükselmesini, sonra da uzun yıllar Deplasmanlı Lig'de kalabilmesini sağladı. Ama önlerde yer almayan bir takımın getirdiği yenilikler, beğenilse de, öbür takımları yeterince etkilemedi.

1971 yılında Voleybol Federasyonu Teknik Komitesi, ulusal takımlarımızın başarılı olabilmeleri için, Doğu Avrupa oyun anlayışından uzaklaşıp Asya oyun anlayışına yönelmemiz gerektiği konusunda bir karar aldı. Bu yönde bir başlangıç yapılması için de genç ulusal erkek takımının başına antrenör olarak Cafer AKSAKAL getirildi. İstanbul, Ankara İzmir'de geniş bir çalışma başlatıldı. Bu çalışmalarda antrenörleri, oyuncuları (özellikle Asya voleybol anlayışıyla yetiştirilmekte olan pasörleriyle) Altınyurt'lular da görev aldılar. Çeşitli turnuvaları, şampiyonaları içeren, aralıklarla sürdürülen iki yıllık bir çalışma sonucunda, hızlı voleybol oynayabileceğine inanılan bir takım oluşturuldu.

Cafer AKSAKAL'ın 1973'de Hollanda'da yapılan Avrupa Gençler Şampiyonası'na götürdüğü bu takım orada beş maç kazandı, üç maç yitirdi, on dördüncü oldu. Ama takımımızın oynadığı voleybol büyük övgülerle karşılandı.

Hollanda'daki maçları izlemiş olan Nejat ALTAV şöyle yazıyordu: "Yirmi beş yıla yakın voleybolun içinde hakem ve gazeteci olarak bulunduğum sürede iddia edebilirim ki genç takımımız, ilk defa modern voleybol oynamıştır. (...) Eski voleybol klasik yüksek pasları yerine fileye paralel gelen topları vurmaya hazır üç smaçörümüzü bir anda karşılarında gören Macarlar şaşırmış ve blokları çökmüştü."

Almanlara teknik direktörlük yapan ünlü Rumen antrenör Sebastian Mihailescu da şöyle diyordu: "Grubumuzda Türkleri favori görüyorum. Zira modern voleybolu gerçekten uyguluyorlar."

Evet, Asya voleyboluna artık "Japon voleybolu" değil, "modern voleybol" deniliyordu. Yani herkes bu tarzı benimseme yolundaydı.

Türkler ise bu voleybolu Mihailescu gibi bir antrenöre bile beğendirecek düzeyde oynayabiliyorlardı.

Bu umut ışığı, ne yazık ki, yaşları dolan oyuncuların takımdan ayrılmaları, Cafer AKSAKAL'ın da ertesi yıl antrenörlüğü bırakmasıyla sönüverdi.

Ama Asya voleybolunun file hareketleri genç ulusal takımlarımızdaki oyuncular aracılığıyla kulüp takımlarına yayılmaya başlamıştı. 1975 yılında, Altıyurt Kulübü'nde, federasyon Teknik Direktörü Ayhan DEMİR'in başkanlığında yapılan, Mehmet BENGÜ, Enver GÖÇENER, Cahit ERDOĞUŞ'un katıldıkları bir toplantıda, 1971'den bu yana genç ulusal takımlarda çalıştırılan oyuncularla bir Umut Ulusal Takımı oluşturmak düşüncesi ortaya atıldı. Asya voleybol anlayışıyla oynatılacak olan bu takım dört yıldır verilen emeklerin ürününü toplayacaktı.

Teknik, taktik antrenörlüğünü Mehmet BENGÜ'nün, kondisyon antrenörlüğünü Enver GÖÇENER'in üstlendiği Umut Ulusal Takımı'na şu oyuncular seçildi: Selim ÇAVUŞOĞLU, Serap GENÇSU, Dünya BALTACIOĞLU, Serdar ÇAĞAN, Yusuf HAKİM, Ahmet ÖZÇAM, Mehmet GÜNDÜZ, Secaattin YETİŞTİREN, Şakir KAYHAN, Cumhur TEZESEN, Eşref YILDIRIMER, Gökhan ESENTAN.

Asya voleybol anlayışının üstünlüğünü kanıtlama özleminin yarattığı büyük bir coşkuyla hazırlanan takımımız, 1975 yılı Temmuz ayında, Batı Almanya'nın Mannheim kentinde, Romanya, İtalya, Batı Almanya genç ulusal takımlarının katıldığı dörtlü bir turnuvaya götürüldü.

İlk maçımızda Batı Almanya'yı şaşkına çevirerek 3-0 yendik. (Aslında çok iyi hazırlanmış olan Alman takımı ertesi gün İtalya'yla 3-2 lik bir maç oynadı, son gün ise Romanya'yı 3-2 yenmeyi başardı.) İkinci maçımızda, büyük bir çekişmeden sonra, Rumenlere 3-2 yenildik. Hem Romanya'yı, hem de Batı Almanya'yı yenen İtalya'yla oynayacağımız üçüncü maç şampiyonluk maçıydı. Prof. Anderlini'nin antrenörlüğünü, sonraki yılların ünlü oyuncusu Lanfranco'nun kaptanlığını yaptığı, büyük umutlarla bakılan güçlü İtalyan genç takımı, Türkiye karşısında 3-0 lık umulmadık bir yenilgiye uğradı. Romanya ile İtalya gibi iki voleybol ülkesini geride bırakarak şampiyon olduk. Asya voleybol anlayışı ikinci umut ışığını yakmıştı. Yurda dönüldüğünde Umut Ulusal Takımı na yeni bir görev çıktı. Mart ayında Fransa'da yapılan Batı Avrupa Kupası maçlarında yöneticilerle aralarında geçen bazı tatsız olaylar yüzünden Erkek Ulusal Takımımızın oyuncuları, Akdeniz Oyunları için yapılan çağrıya gelmemişlerdi. Mannheim'daki başarının sağladığı güvenle Federasyon, Cezayir'deki Akdeniz Oyunları'na umut Ulusal Takımı'nı göndermeye karar verdi.

Cezayir'de yaptığımız üç maçtan ilkinde Fas'ı 3-0 yendik, ikincisinde İtalya'ya 3-0 yenildik, klasmanda Mısır'la oynadığımız maçı 3-1 kazanarak sıralamada beşinci olduk. Ülkemizdeki Asya voleybolu çalışmalarının en üst düzeye ulaştığı 1975 yılından sonra ise bir geri dönüş yaşandı. İkinci umut ışığı da sönmüştü. Eski voleybolcularla yeni voleybolcuların bir arada yer aldıkları ulusal takımımız, iki anlayış arasında bocalamaya başladı. Maçlar oyuncuların becerilerine, alışkanlıklarına göre düzenlenen, eski mi yeni mi anlaşılmaz bir sistemle oynanır oldu.

Çağdaş Voleybol (1976-»»»») Asya voleybol anlayışı aşağı yukarı on yıl içinde bütün ileri gitmiş voleybol ülkelerini etki alanına almıştı. Her ülke kendi voleybol anlayışını gözden geçirip köklü değişikliklere uğratmış, kısa sürede dünya voleybolu bambaşka bir görünüm kazanmıştı. Artık her şey ortaklaşa kullanılıyordu. "Asya voleybolu", "Japon voleybolu" demenin de bir anlamı kalmamıştı; "Çağdaş voleybol" deniyordu.

Türkiye ise iki anlayışı birlikte sürdürmekte en fazla direnen ülkelerden biri oldu. Çünkü en seçkin oyuncular kurum kulüplerinde toplanmışlardı. ODTÜ, Altınyurt gibi amatör kulüplerdeki, ulusal takımlardaki çalışmalar, amacı yalnızca şampiyonluk olan kurum kulüplerini etkilemiyor, "Riskli voleybol" diye adlandırılan çağdaş voleybol bu takımlara bir türlü giremiyordu. Genç oyuncuların ulusal takımlardan götürdükleri hareketler, başarılı olabildikleri sürece, oyunu süslemek için kullanılıyor, böyle "fantezi" hareketlere genellikle kolay maçlarda göz yumuluyordu.

Bu yanlış tutumu kıran kulüp Eczacıbaşı oldu. Kuruluşunda, Deplasmanlı Lig'e yükselişinde Ayhan DEMİR'in büyük emeği olan bu kulübün, "Başarıya hangi tarz götürüyorsa o tarz iyidir" görüşünü savunan yöneticileri, içerdeki başarılarla yetinmeyerek Avrupa Kupalarında başarı aramaya başlayınca, hem erkeklerde, hem kızlarda çağdaş voleybola yönelmek gereği duydular.

Ayhan DEMİR'den sonra teknik direktörlüğe getirilen Cengiz GÖLLÜ, aslında, Türkiye'de Asya voleybol anlayışının file hareketlerini ilk uygulatan antrenörlerden biriydi. Ayrıca, 1971 yılında, ulusal takımlarımızın Asya voleybol anlayışına yönelmeleri gerektiği konusunda karar alan Voleybol Federasyonu Teknik Komitesi'nin de bir üyesiydi.

İçerde, kolay, hataları en aza indiren Doğu Avrupa voleybolu ile sonuca gidilebiliyordu, ama dışarıya açılınca, artık herkesin oynadığı çağdaş voleybola geçmek, başarılı olabilmenin tek yoluydu.

Liglerde Eczacıbaşı'nın çağdaş voleybol oynamaya başlaması, İtfaiye (Değer ERBAY), Galatasaray (Cahit ERDOĞUŞ), Vinylex gibi güçlü takımların bu yoldaki çabalarıyla birleşince, birtakım inatçı direnmelere karşın, Türk voleybolunun görünümü de değişiverdi. Bunun sonucu olarak da, kulüp takımlarımız Avrupa kupalarında finallere yükselmeye, dereceye girmeye başladılar.

Gene Cengiz GÖLLÜ'nün Eczacıbaşı'nda yürüttüğü "Çağdaş voleybol" çalışmalarının ürünü olan çok büyük bir başarı da, 1977 yılında, İtalya'da, Genç Kızlar Avrupa Şampiyonası Elemeleri'nde elde edildi. Genç Kız Ulusal Takımımız dörtlü turnuvada Belçika'yı 3-0, İtalya'yı 3-2, İspanya'yı 3-0 yenerek birinci oldu.

Türkiye, Asya voleybol anlayışının etki alanında, Doğu Avrupa'nın yüksek voleybolundan uzaklaşıp çağdaş bir anlayışa yönelirken, hem erkeklerde, hem kızlarda, teknik, taktik yönünden yabancı ülkelerdekine denk hatta çoğuna üstün bir voleybol oynar duruma geldi. Bu arada, Asya voleybol anlayışının birçok hareketi benimsendiyse de, bu sistemin temeli olan flash hareketi bir türlü yaygınlaştırılamadı. Böylece de bizim "Çağdaş voleybol"umuzda "erken sıçrama" pek yer almadı.

Antrenörlerimizin, son yıllarda, özellikle bloktaki yetersizliğimiz üzerinde durdukları, boy, yapı, güç sorunlarına eğildikleri gözleniyor.

ilk voleybol kulübü, türkiye voleybol tarihçesi, voleybol tarihi, tvf, türkiye voleybol federasyonu, türkiye voleybol ligi, filenin efeler, filenin perileri, türkiye voleybol ligi takımları, en fazla şampiyon olan voleybol takımı 

ECZACIBAŞI SPOR KULÜBÜ TARİHÇESİ

eczacıbaşı, eczacıbaşı spor kulübü tarihçesi, voleybol, tvf, türkiye voleybol ligi, filenin efeleri, eczacıbaşı kulübü tarihi, eczacıbaşı ne zaman kuruldu, eczacıbaşı tarihi,

Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün temelleri 1950'lerde Eczacıbaşı bünyesinde gerçekleştirilen futbol, tenis turnuvaları ve diğer bazı spor etkinlikleri ile atıldı. Bu sportif etkinlikler 1966 yılında Dr. Nejat Eczacıbaşı ve Şakir Eczacıbaşı tarafından Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün kurulması ile profesyonel bir boyut kazandı.

Kulübün kuruluş amacını Dr. Nejat F.Eczacıbaşı "Kuşaktan Kuşağa" isimli kitabında şöyle tanımlamıştır.

"…. Oysa, Türkiye'de amatörce çabalar bir yana, profesyonel düzeyde spor yapan kuruluşlar bile uluslararası standartlara ulaşamıyor; sporcular, çağın istediği nitelikteki ölçülere çıkamıyorlardı. Şakir Eczacıbaşı, 1966 yılında sporla ilgili olarak bazı düşüncelerini dile getirdi. Bu görüşlerden Eczacıbaşı'nın bu alanda da öncülük etme olanağı bulunduğu seziliyordu. Kendisini, düşüncelerinde bütün içtenliğimle destekledim. Sorun Türk gençliğinin yeteneksizliğinden değil, ortamın yetersizlik ve olanaksızlıklarından doğmaktaydı. Bilgi ve disiplinli çalışmayı yeterli olanaklar ve tesislerle bir araya getirince, başarılı olacağımıza inanıyorduk. Eczacıbaşı Spor Kulübü 1966'da bu düşünce ve amaçların ışığı altında doğdu…"

Kulüp 1967 yılında Federasyona üye oldu ve bundan sonra özellikle basketbol, voleybol ve masa tenisinde Türk spor tarihinin en değerli sporcularını yetiştirdi. Kulüp bugüne kadar Türkiye Birinci Ligleri'nde masa tenisinde 13, erkek basketbolunda sekiz, satrançta üç, voleybolda 40 Türkiye Şampiyonluğu kazandı. Genç, yıldız ve minik voleybol takımlarıyla da kırkın üzerinde Türkiye Şampiyonluğu elde etti.

Sporu geniş kitlelere sevdirmek, yaygınlaştırmak, ülke için sporcular yetiştirme hedefiyle yola çıkan ve kurulduğu 1966 yılından bu yana basketbol, voleybol ve masa tenisinde Türk sporuna büyük katkılarda bulunan Kulüp, çalışmalarını günümüzde tümüyle kadın voleyboluna yönlendirmiş bulunuyor.

Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, 1968'de İstanbul ligine katıldı, 1970 ve 1971’de Türkiye üçüncüsü, 1972'de Türkiye ikincisi oldu. 1972-1973 sezonundan başlayarak, 17 kez arka arkaya Türkiye Şampiyonu olarak bir rekor kırdı ve toplamda 28 Türkiye Şampiyonluğu elde etti. Takım ayrıca üç kez Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı, sekiz kez Türkiye Kupası'nı, iki kez de Süper Kupa'yı aldı.

Avrupa Kupaları'nda ise 12. kez dörtlü final oynadı.

1999’da kazandığı "Avrupa Kupa Galipleri Kupası" ile Türkiye'ye voleybolda ilk Avrupa Şampiyonluk Kupası'nı getiren Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, 2015’te Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu, 2015 ve 2016’da üst üste iki kez Dünya Kulüpler Şampiyonu oldu.

Avrupa kupalarında ayrıca; iki kez Avrupa ikincisi (1980, 1993), üç kez Avrupa üçüncüsü (2000, 2005 , 2017), beş kez Avrupa dördüncüsü (1984, 2001, 2002, 2009, 2014) oldu.

21 Ağustos 1973 yılında İstanbul Levent'te kurulan ve yıllarca bir çok milli sporcunun yetişmesine sahne olan Eczacıbaşı Spor Salonu ise 2000-2001'de son sezonunu yaşadı. Eczacıbaşı Spor Kulübü, yeni ve modern tesisini 24 Temmuz 2001'de Ayazağa'da açtı ve 1.700 metrekarelik alana kurulu kapalı spor salonunda sporcularıyla birçok yeni başarıya imza atıyor.

Temel Prensipleri

Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün kurulma amacı; etik değerlere sahip ve takımın başarısı için çalışan iyi bir sporcu ve ekip bireyi oluşturmak; Türk gençlerinin spora ilgisini artırmak ve Türk sporcularına dünyanın diğer ülkelerinin yetenekli sporcuları karşısında becerilerini sergileme olanağı tanımaktı.

Kulüp sporcu yetiştirmesinin ve sporu gençler için daha popüler hale getirmesinin dışında, Türk sporunun ve gençlerin sporla olan bağlarının güçlendirilmesi için katkıda bulunuyor.

Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün temel felsefesi, ülkemizin dünya standartlarına ulaşması ve özel sektörün mutlaka sporun gelişmesi için çaba harcanması gereğine inanmasıdır.

eczacıbaşı, eczacıbaşı spor kulübü tarihçesi, voleybol, tvf, türkiye voleybol ligi, filenin efeleri, eczacıbaşı kulübü tarihi, eczacıbaşı ne zaman kuruldu, eczacıbaşı tarihi, 

ANADOLU EFES SPOR KULUBÜ TARİHÇESİ

anadolu efes basketbol takımı, anadolu efes spor kulubü tarihçesi, efes pilsen, tbf, basketbol takımları, efes pilsen tarihi, efes pilsen ne zaman kuruldu, efes, türkiye basketbol ligi
anadolu efes basketbol takımı, anadolu efes spor kulubü tarihçesi, efes pilsen, tbf, basketbol takımları, efes pilsen tarihi, efes pilsen ne zaman kuruldu, efes, türkiye basketbol ligi
Anadolu Efes Spor Kulübü, Efes Pilsen Spor Kulübü adıyla 1976 yılında Kadıköy Spor’un devralınmasıyla kurulmuştur. Tuncay Özilhan başkanlığında, Pano Natof (Genel Kaptan), Berna Sirmen (Müdür), Talat Öztoprak (Yönetici) ve Faruk Akagün (Antrenör) İdari ve Teknik kadrosuyla ülke sporunun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarına başlamıştır.

Kısa sürede Türk Basketbolu’nun kilometre taşlarından biri olan Efes Pilsen Spor Kulübü’nün temel amaçlarından biri Türk Sporu’nu ileriye götürmek, Avrupa sahalarında ülkemizi başarı ile temsil ederek basketbolumuzu tüm gençlere sevdirmektir. Altyapısından sayısız yıldızlar yetiştiren Efes Pilsen Spor Kulübü, sporumuza her yıl yenilerini armağan etmektedir.

Efes Pilsen Spor Kulübü, Türk Basketbol tarihinde pek çok ilke imza atarak ilklerin takımı olmayı başarmıştır:

1992-93 sezonunda Avrupa Kulüpler Kupası finaline yükselme başarısını gösteren Efes Pilsen Spor Kulübü, Avrupa Kulüpler Kupası finalini oynayan ilk Türk takımıdır.
İlk kez Final Four organizasyonu düzenleyen Türk takımıdır. İstanbul 92 Final Four Organizasyonu’nu muhteşem biçimde gerçekleştirmiştir.
Avrupa Kulüpler Kupası Finali’95 gibi FIBA’nın önemli bir organizasyonunu ülkemizde mükemmel bir biçimde gerçekleşen ilk Türk takımıdır.
1996 yılında Avrupa Koraç Kupası Şampiyonu olarak spor tarihimize geçen Efes Pilsen Spor Kulübü, bir Avrupa Kupası’nı kazanan ilk Türk takımıdır.
Efes Pilsen Spor Kulübü NBA’e oyuncu göndermiş ilk Türk kulübüdür. 1999 yılında lacivert beyazlıların oyuncusu Mirsad Türkcan NBA’e gitmiştir.
Anadolu Efes, Avrupa Ligi’nde Final Four’a kalan ilk Türk takımı olurken, 1999-2000 ve 2000-2001 sezonlarında Avrupa Ligi’nde Final Four’a kalarak en iyi dört takım arasına girmiştir. Her iki sezonda da Final Four’da 3. olmuş ve ülkemizde büyük sevinç yaşatmıştır.
2006-07 sezonu başında NBA ve Avrupa Ligi arasında yapılan anlaşma doğrultusunda "NBA Europelive" turnesi kapsamında Amerika’ya hazırlık maçları yapmak üzere davet edilmiş ilk Türk takımıdır.
2007-08 sezonu başında Efes Pilsen Spor Kulübü "NBA Europelive" turnesi kapsamında NBA’den Minnesota Timberwolves takımını konuk etmiş, 6 Ekim 2007 tarihinde Timberwolves ile bir hazırlık maçı yapmıştır. Türkiye’de ilk defa bir NBA takımı hazırlık kampı yaparken; Minnesota ekibi ile yapılan bu maç basketbol tarihimizde bir NBA takımının Türkiye’de bir Türk takımı ile yaptığı ilk karşılaşma olarak tarihe geçmiştir.
Basketbol Süper Ligi’nde 13 kez şampiyonluk kazanarak, basketbolda en çok şampiyon olan kulüp ünvanını sürdürmüştür.
Türkiye Kupası’nı 10 kez kazanarak bu kupayı en çok kazanan takım ünvanını sürdürmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı 10 kez kazanarak bu kupayı en çok kazanan takım ünvanını sürdürmektedir.
Efes Pilsen Spor Kulübü, 1989 ve 1990 yıllarında GSGM Kupası’nı müzesine götürmüştür.
Türk basketbol tarihinde Avrupa Kupaları’nda 500. maçına çıkan ilk Türk Takımı olmuştur.
Kronolojik olarak Anadolu Efes

Efes Pilsen Spor Kulübü, 1976-77 sezonunda İstanbul Ligi ve Türkiye İkinci Ligi’nde yükselme maçları; 1977- 78 sezonunda ise Türkiye İkinci Basketbol Ligi’ndeki maçlarını yenilgisiz tamamlayarak Deplasmanlı Birinci Lige yükselmiştir. Ve deplasmanı Birinci Lige yükseldiği ilk sezon olan 1978-79 sezonunu şampiyonlukla bitirmiştir.

Bir sonraki sezon ligi 2. sırada bitiren Efes Pilsen Spor Kulübü, 1980-81 ve 1981-82 sezonlarını ise 3.lük ile tamamlamıştır. 1981’den sonra Efes Pilsen Basketbol Takımı Merter’deki tesislerine geçmiştir. 1982-83 sezonunda şampiyon olan Efes Pilsen Basketbol Takımı, 1983-84 sezonunda da zirveye ulaşarak ard arda 2.defa bu mutluluğu yaşamıştır. Efes Pilsen Spor Kulübü 1990 yılında Koraç Kupası’nda çeyrek final oynayan ilk Türk Takımı olmuştur. 7 sezonun ardından 1992-94 arasında kesintisiz üç kez şampiyonluğa ulaşan Efes Pilsen Spor Kulübü 1993’te, Avrupa Kulüpler Kupası’nda finale kadar yükselmiştir.

Torino’da oynanan final maçında Yunan Aris takımı, Efes Pilsen Spor Kulübü’nü 50-48 yenmiştir. Efes Pilsen Spor Kulübü Avrupa’nın en büyüğü olamamasına rağmen ayak seslerini yavaş yavaş duyurmaya başlamıştır...

Avrupa macerasına 1979-80 sezonunda başlayan Efes Pilsen Spor Kulübü’nü 90’lı yıllarda başarıya ulaştıran isim Aydın Örs olmuştur. Ligin en tecrübeli ekiplerinden olan Efes Pilsen Spor Kulübü, Aydın Örs ile çıktığı 116 maçın 83’ünü kazanıp 33’ünü kaybederek %71’lik galibiyet oranına sahip olmuştur. Örs’ün takımı 85 kupa maçının da 58’ini kazanmış ve Kupa 2’den de başarıyla çıkmıştır. 96 yılı Avrupa’da o güne kadar ki en büyük başarıyı da getirmiştir. Efes Pilsen Spor Kulübü, Koraç Kupası’nı kazanarak Avrupa'da Kupa sevinci yaşayan ilk Türk Takımı ünvanını almıştır. Yarı finalde Teamsystem Bologna’yı geçen Efes Pilsen Spor Kulübü, İtalya’nın 3 yıl üst  üste final oynama başarısını gösteren ekibi Stefanel Milano’yu 76-68 ve 70-77’lik skorlar ile saf dışı bırakmış ve Koraç Kupası’nı müzesine götürmüştür.

Kulüp Logoları

Efes Pilsen Spor Kulübü 2000 yılında Final Four’a katılmaya hak kazanmış, Selanik’teki Avrupa Ligi Final Four’unda yer almıştır. İlk gün Panathinaikos’a kaybeden Efes Pilsen Spor Kulübü, üçüncülük maçında 75-69’luk skorla Rentzias ve Gurovic’li Barcelona’yı dördüncülüğe itmeyi başarmıştır. Efes Pilsen Spor Kulübü ertesi yıl da Suproleague Final Four’unda Maccabi ve Panathinaikos’un ardından yine Avrupa 3. 'lüğüne ulaşmayı başarmıştır.

2001-2002 sezonunda Efes Pilsen Spor Kulübü, Ülkerspor’u final serisinde 4-2 geçerek şampiyonluğa 9. kez ulaşmayı ve en fazla şampiyonluk kazanan takım olmayı başarmıştır. Avrupa Ligi'nde de ilk gruptan çıkıp Top 16’ya kalan Efes Pilsen Spor Kulübü çok başarılı maçlar çıkardıysa da burada alınan Kinder Bologna ve Real Madrid yenilgileri telafi edilememiş ve Final Four’a ulaşılamamıştır. 2002-2003 sezonunda çok zorlanmasına rağmen tecrübeli ekip Efes Pilsen Spor Kulübü, finalde serisinde karşılaştığı Ülkerspor ile kıyasıya bir mücadeleye girmiştir. Final serisinde 3-1 öne geçen ancak bu avantajı iyi değerlendiremeyip durumun 3-3’e gelmesine engel olamayan Efes Pilsen Spor Kulübü, şampiyonluk maçında yine klasını ve takım olabilme ruhunu öne çıkartarak Ülkerspor’u kendi sahasında yenerek 10. kez şampiyonluğa ulaşmıştır. Şampiyonluklara doymayan lacivert beyazlı ekip, 2003-04 ve 2004-05 sezonlarında da sırası ile finalde Ülkerspor ve Beşiktaş'ı mağlup ederek üst üste dördüncü toplamda da 12. şampiyonluğu elde etmiştir.

2008-09 sezonunda da Türkiye Kupası finallerinde sırası ile Beşiktaş, Fenerbahçe ve Erdemir'i mağlup eden lacivert beyazlılar, Türkiye Kupasını dokuzuncu kez müzesine götürerek kupalarına bir yenisini eklemiş ve aynı sezonda Play-Off Final Serisi'nde Fenerbahçe'yi 4-2 mağlup eden lacivert  beyazlılar şampiyonluğa da uzanmıştır. 2010 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazanan Efes Pilsen Spor Kulübü bu anlamlı kupayı toplamda dokuzuncu kez müzesine götürmeyi başarmıştır.

2011 yılının Mayıs ayında Efes Pilsen Spor Kulübü’nün adı 07 Ocak 2011 tarihli ilgili TAPDK yönetmeliği gereği değiştirilmiştir. Bu tarih itibarı ile kulüp yoluna Anadolu Efes Spor Kulübü olarak devam etmektedir.

Anadolu Efes Spor Kulübü 2014-15 sezonu Türkiye Kupası Finalleri’nde sırası ile Galatasaray, Darüşşafaka ve Fenerbahçe’yi mağlup ederek Türkiye Kupası’nın 10. kez müzesine götürme başarısını göstermiştir.

2015-16 sezonuna Karşıyaka'yı yenerek başlayan Anadolu Efes Spor Kulübü, Cumhurbaşkanlığı Kupasını 10. kez müzesine götürerek, Türkiye Ligi, Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı en az 10’ar kez kazanan tek takım olma başarısını göstermiştir.

anadolu efes basketbol takımı, anadolu efes spor kulubü tarihçesi, efes pilsen, tbf, basketbol takımları, efes pilsen tarihi, efes pilsen ne zaman kuruldu, efes, türkiye basketbol ligi

Kategori

Profesyonel Sporlar-Amatör Sporlar-Ekstrem Sporlar-Spor Tarihi-Sporcular-Futbol-Basketbol-Voleybol-Spor Tarihi-Spor Arşivi

Önemli Konular

%100 futbol- 1. lig- 12 dev adam- 2 lig- 3. lig- a milli ampute futbol milli takımı- a milli basketbol takımı- a milli futbol takımı- a milli kadın futbol takımı- a milli voleybol takımı- altyapı- amatör kulüpler- amatör sporlar- atıcılık tarihçesi - atletizm- basketbol- beşiktaş- bisiklet sporu- boks- buz hokeyi- buz pateni- dünya futbol yıldızları- dünya kupası- egzersiz çeşitleri- eksrim spor tarihi- engelli sporcular- fenerbahçe- futbol- galatasaray- gol krallığı- güreş- hakemler- hentbol tarihçesi- kadın futbolu- kadınlar voleybol- olimpiyat- premier lig- santraç- spor dalları- spor terimleri ve anlamları- spor ve sağlık- spor yazıları- su kayağı tarihçesi- su topu sporu- süper lig- şampiyonlar ligi- tenis- TFF- trabzonspor- uefa- voleybol- vücut geliştirme sporu nedir-